





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Ebu'l-Minhâl Yesâr b. Selâme'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ben ve babam, Ebû Berze el-Eslemî -radıyallahu anh'ın yanına girdik. Babam ona: Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- farz namazları nasıl kılardı? diye sordu. Ebû Berze şöyle dedi: RasûluIIah, sizin Ûlâ Namazı diyegeldiğiniz Hecîr (yâni öğle) namazını, güneş göğün ortasından batı cihetine meylettiğinde kıldırırdı. İkindi namazını kıldırır, birimiz namazdan sonra Medine'nin en uzak yerindeki evine dönerdi de güneş henüz dipdiri bulunurdu. (Ravi Yesâr dedi ki:) Ben Ebû Berze'nin akşam namazı'hakkında söylediği sözü unuttum. Ebû Berze şöyle devam etti: RasûluIIah, sizin Atame adını vermekte olduğunuz yatsı namazını geciktirmeyi severdi. Bu namazdan evvel uyumayı, ve sonrasında oturup konuşmayı kerîh görürdü. Sabah namazından da, insan kendi yanında oturanı tanıyacak kadar aydınlık olduğu zaman çıkar ve (bu namazda) altmışla yüz âyet arası okurdu.
Muttefekun AleyhEbû Berze -radıyallahu anh- Beş vakit farz namazın vakitlerini belirtmiştir. Öncelikle öğle namazından başlamıştır. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- öğle namazını güneş meyletmeye başladığında kılmıştır. Yani tam tepeden batıya doğru meyletti zamandır. Bu öğle namazının ilk vaktidir. İkindi namazını kılardı, namaz kılanlardan birisi Medine'nin en uzak yerindeki evine dönerdi de güneş parlaklığını kaybetmezdi. Akşam namazı ile ilgili rivayet edilen kısmı ravi unutmuştur. Daha önceki hadislerde belirttiğimiz gibi güneşin batışıyla akşam namazının vakti girmektedir. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- yatsı namazını geciktirmekten hoşlanırdı. Çünkü en faziletli vakti gece yarısına kadar kılındığı vakittir. Gece yarısından sonraya geciktirilmesi yada cemaatin kaçırılması korkusundan dolayı yatsıdan önce uyumayı kerih görmüştür. Aynı zamanda derin uykuya dalıp, gece namazının tekedilme korkusuda vardır. Sabah namazını vaktinde kılınmamasından yada cemaatle kılınmamasından korktuğu için yatsı namazından sonra oturup konuşmayı kerih görmüştür. Sabah namazını da, insan kendi yanında oturanı tanıyacak kadar aydınlık olduğu zaman bitirirdi ve (bu namazda) altmışla yüz âyet arası okurdu. Buda bu namazı alacakaranlıkta kıldığına delalet etmektedir.
Enes -radıyallahu anh- merfu olarak rivayet ediyor: "Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- erkeğin zaferan sürmesini yasaklamıştır."
Muttefekun AleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- erkeğin bedenine ya da elbisesine zaferan sürmesini yasaklamıştır. Zira zaferan kadınlara özel bir koku olarak kullanılıyordu. Erkeklerin zaferan kullanma yasağı kadınlara benzemelerine engel olunmak için yapılmıştır.
Ali -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’den şunu ezberledim: «İhtilam olunduktan (büluğa erdikten) sonra yetimlik yoktur. Gündüzden geceye kadar da susmak yoktur.»
Ebû Dâvûd rivayet etmiştirBirinci konu:Büluğa erdikten sonra yetimlik yoktur İkinci konu: Cahiliye zamanında bir ibadet olarak geceye kadar hiçbir şey konuşmadan susuyorlardı. Yani bir kimse geceleyin uykusundan kalkıyor ve güneş batıncaya kadar susup konuşmuyordu. Müslümanlar bundan yasaklandılar. Çünkü bu fiil, tesbih (subhanallah), tehlil (la ilahe illallah) ve tahmid (elhamdulillah), iyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve Kur’an okumak gibi fiilleri terk etmeye sebebiyet verir. Aynı zamanda bu, cahiliye amellerinden bir amel olduğu için de yasaklanmıştır.
Kays b. Ebû Hâzim şöyle dedi: Ebû Bekir es-Sıddîk -radıyallahu anh-, Ahmes kabilesine mensup Zeynep isimli bir kadının yanına gelmişti. Onun hiç konuşmadığını görünce: Bu kadına ne oldu ki hiç konuşmuyor? Diye sordu. Orada bulunanlar: Suskunluk ibadeti yapıyor, dediler. Bunun üzerine Ebû Bekir ona: Konuş! Çünkü bu yaptığın iş helâl değildir; bu Câhiliye amelidir, dedi. Bu uyarı üzerine kadın konuştu.
Buhârî rivayet etmiştirEbû Bekir -radıyallahu anh- Ahmes kabilesine mensup Zeynep isimli bir kadının yanına gelmişti.Onun hiç konuşmadığını görünce: Bu kadına ne oldu ki hiç konuşmuyor? Diye sordu. Orada bulunanlar: Suskunluk ibadeti yapıyor, dediler.Bunun üzerine Ebû Bekir ona: Konuş! Çünkü konuşmayı terk etmek helâl değildir; bu câhiliye amelidir,İslam bunu haram kılmıştır dedi.Ebû Bekir -radıyallahu anh-'ın yaptığı gibi bir adamın şüphe ve halvet olmadan bir kadının yanına girmesi caizdir.
Abdullah b. Amr b. el-Âs -radıyallahu anh'dan merfu olarak rivayet olunan bir hadiste: "Gazve dönüşü (de sevap açısından) gazveye gidiş gibidir." diye buyrulmuştur.
Ebû Dâvûd rivayet etmiştirBu hadiste yüce Allah'ın kullarına ibadetlerini yaparlarken karşılık olarak vermiş olduğu fazlı ihsanının beyanı vardır. Kullar ibadetlerini eda etmek için yola koyulup, giderken nasıl sevap alıyorlarsa, ibadeti bitirdikten sonra geri dönüşlerinde de aynı sevapları almaktadırlar. Bu sebeple Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- gazve dönüşünün sevap açısından gazveye gidiş gibi olduğunu haber vererek, sevap bakımından eşit olduğunu beyan etmiştir. Nitekim camiye giden kişinin adımlarına verilen sevap, camiden eve dönüşte de verilmektedir.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, «Efendisine hizmette samimi olan bir köle için iki kat ecir vardır.» Ebu Hüreyre'nin canını elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda cihad, hac ve anneme iyilik emri olmasaydı, köle olarak ölmek isterdim."
Muttefekun AleyhEbu Hureyre -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Efendisine karşı dürüst ve samimi davranan ve efendisinin hakkını yerine getiren köle için iki sevap vardır. İbadetlerini yerine getirerek Allah’ın haklarını eda etmesi ve efendisine hizmetini yerine getirmesi sebebiyle iki ecir vardır. Sonra Ebu Hureyre -radıyallahu anh- şöyle vermiştir ki, eğer köle için Allah yolunda cihad edememe gibi bir hüküm olmasaydı ve hizmetini yerine getirmek ve nafakasını temin etmek için annesine iyilik etme görevi de olmasaydı o, ecrinden dolayı köle olarak ölmek isterdi.
Amr b. Abese –radıyallahu anh- anlatıyor: Ben cahiliye döneminde insanların sapıklık üzere bulunduğu ve haktan bir paylarının olmadığını biliyordum. Çünkü onlar putlara tapmaktaydılar. Derken Mekke'de bir kişinin ortaya çıktığı ve bazı haberler verdiğini duydum. Derhal bineğimin üstüne atlayıp, onun yanına vardım. Birde baktım ki Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- o sırada gizlenmiş ve kabilesinin ağır baskısı altında bulunuyordu. Bu durumu görünce Mekke’de onun yanına ulaşmanın yolunu arayarak, nezaketle yanına girdim ve: "Sen kimsin? dedim. «Ben bir peygamberim» cevabını verdi. "Peygamber nedir?" dedim. «Beni Allah görevlendirip gönderdi.» dedi. "Allah seni ne ile gönderdi?" dedim. «Akrabaları gözetmek, putları kırmak ve Allah'ı (ibadette) birleyip, ona hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere gönderdi.» buyurdu. "Bu hususlarda senin yanında olanlar kimlerdir?" dedim. «Bir hür kişi ile bir köle» cevabını verdi. O sırada yanında sadece Ebu Bekir ile Bilal –radıyallahu anhumâ- vardı- Ben: "Ben de sana tabi olup, uyuyorum." dedim «Sen şu günlerde bunu yapamazsın, buna gücün yetmez. İnsanlarla benim aramdaki durumu görmüyor musun? Sen şimdilik ailenin yanına dön. Ne zaman benim açıktan açığa ortaya çıktığımı duyarsan o zaman yanıma gel» diye buyurdu. Bunun üzerine ailemin yanına geri döndüm. Bir süre sonra Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- Medine'ye hicret etti. Derken Medineli birkaç kimse yanıma geldi. Kendilerine: "Medine'ye göç eden o zat neler söyleyip, anlatıyor?" diye sordum. Bana: "Halk akın akın yanına koşuyor. Kavmi onu öldürmek istedi, ama başaramadılar." diye cevap verdiler. Bunun üzerine Medine'ye gidip, yanına vardım ve "Ya Rasûlallah, beni tanıdın mı?" dedim. «Evet, sen Mekke'de görüştüğüm kimsesin.» diye buyurdu. Tekrar "Ya Rasûlallah! Allah'ın sana bildirdiği ve benim bilmediklerimi bana öğret; bana namazı öğret." dedim. «Sabah namazını kıl. Ardından güneş doğup bir mızrak miktarı yükselinceye kadar namaz kılma. Çünkü güneş doğarken şeytanın iki boynuzu arasından doğar, o sırada kâfirler de güneşe secde ederler. Sonra yine namaz kıl, o vakit kılınacak namaz (melekler tarafından) şahit ve hazır olunan bir namazdır. Bu namazı dikilmiş mızrağın gölgesi azalıp bitinceye/güneş tam tepeye çıkana kadar kıl. Sonra yine namaza ara ver. Çünkü o sırada Cehennemin ateşi tutuşturulur. Zeval vaktinin geçişinden/gölgenin doğuya doğru meyletmesinden sonra yine namaz kıl. Çünkü o vakit kılınacak namaz (melekler tarafından) şahit ve hazır olunan bir namazdır. Bu namazı ikindi (vaktine) kadar kıl. İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar namaza ara ver. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından batar, kâfirler de o zaman güneşe secde ederler» buyurdu. Ben: "Yâ Nebiyyallah! Bana abdestten de bahset." dedim. «İçinizden her kim, abdest suyunu hazırlayıp ağzına burnuna su verir ve burnunu sümkürüp, temizlerse, mutlaka yüzünün, ağzının ve burnunun günahları sakallarının uçlarından dökülür. Sonra dirsekleriyle birlikte ellerini yıkarsa, elinin günahları su ile beraber parmak uçlarından akar gider. Sonra başını meshederse, başının günahları su ile birlikte saçlarının ucundan dökülür. Sonra topuklarıyla beraber ayaklarını yıkarsa, ayaklarının günahları su ile beraber ayak parmaklarının ucundan akar. Eğer (böylece abdest alan) bu kimse, kalkıp namaz kılar, Allah’a hamd ve senâ eder, onu layık olduğu vasıflarla tekrar tekrar överse ve gönlünü tam anlamıyla Allah’a bağlarsa, mutlaka anasından doğduğu günkü gibi günahlarından arınmış olur.» buyurdu. Amr bin Abese bu hadisi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sahabelerinden olan Ebû Umâme’ye bunu haber vermişti. Ebû Umâme -radıyallahu anh-; Ey Amr b. Abese, bir işten dolayı bunları yapan kişiye verilen bu büyük mükafatlar konusundaki sözlerini iyi düşün!" ikazında bulundu. Bunun üzerine Amr –radıyallahu anh- "Ey Ebû Umâme! Yaşım ilerledi, kemiklerim zayıfladı, ecelim yaklaştı. Ne Allah’a ne de Rasûlullah’a yalan söylemeye ihtiyacım yok. Ben bu hadisi Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’den bir, iki, üç hatta yedi kere işitmemiş olsaydım asla rivayet etmezdim. Ancak ben bu hadisi, bundan da fazla duymuş bulunmaktayım." dedi.
Müslim rivayet etmiştirAmr b. Abese –radıyallahu anh- bizlere cahiliye devrinde hangi durumda olduğunu ve yüce Allah’ın kendisine nasıl hidayet ettiğini anlatmakta. Cahiliye döneminde kalbinde bir nur taşımaktaydı. İnsanların şirk ve sapıklık içinde olduklarını biliyor, onların sahip olduğu batıl inançlara inanmıyordu. Mekke’de bir zatın çıktığını ve bir takım haberler getirdiğini işitmişti. Hemen bineğine atlayıp Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelmişti. O vakit peygamberimiz Kureyş müşriklerinin baskısından endişe duyduğu için davetini gizli yapmaktaydı. Amr b. Abese –radıyallahu anh- şöyle dedi: "Mekke’de onun yanına ulaşmanın yolunu arayarak, nezaketle yanına girdim ve: "Sen kimsin?" dedim. «Ben bir peygamberim.» cevabını verdi. "Peygamber nedir?" dedim. «Beni Allah görevlendirip gönderdi.» dedi. "Allah seni ne ile gönderdi?" dedim. «Akrabaları gözetmek, putları kırmak ve Allah'ı (ibadette) birleyip, ona hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere gönderdi.» buyurdu. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- bu sahabeyi Allah’a davet edip, İslam dininin güzelliklerini açıklamıştır. Öncelikli olarak Allah –Azze ve Celle-’yi birlemeye davet etmiş, ardından güzel ahlâkı açıklamıştır. Akıllı insanlar tarafından bu putların batıl olarak kabul edildiğini zikretmiş, müşriklerin yaptıkları ibadetlerin geçersiz olduğunu beyan etmiştir. Bu sahabe hakkı aramak için Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelmişti. Peygamberimiz kendisinin yüce Allah tarafından gönderildiğini haber vererek, "Akrabaları gözetmek” görevi olduğunu kendisine açıklamıştı. Bu öyle güzel bir ahlâktır ki, dönemin müşrikleri peygamberimizin akrabalık bağlarını yıkıp, kopardığını ileri sürüyorlardı. Ne var ki, Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- bu bağa önem verdiğini ve getirdiği bu dinin böyle emrettiğini açıklamıştır. "Putları kırmak" Bir başka görevinin de Allah Subhanehû ve Teâlâ ile birlikte ibadet olunan putları kırıp, "Allah'ı (ibadette) birleyip, ona hiçbir şeyi ortak koşmamak" olduğunu ifade etmiştir. "Bu hususlarda senin yanında olanlar kimlerdir?" dedim. "Bir hür kişi ile bir köle" cevabını verdi. -O sırada yanında henüz sadece Ebu Bekir ile Bilal –radıyallahu anhumâ- vardı-. Ben:- "Ben de sana tabi olup, uyuyorum." dedim "Sen şu günlerde bunu yapamazsın, buna gücün yetmez.” diye buyurdu. Yani, şayet bu sahabe Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelip, tabi olursa peygamberimiz onu Mekke müşriklerinden koruyamazdı. Bu yüzden kendisinden kavmine geri dönüp, orada Müslüman olarak kalmasını, bu din güçlenip zuhur edince de yanına tekrardan gelmesini istemiştir. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- şefkat ve merhamet ile bakarak, bu zayıf sahabenin ezilmesini arzulamamış, kendisine "İnsanlarla benim aramdaki durumu görmüyor musun?" diye bu hakikati beyan etmiştir. Yani düşmanlarım sayıca benden üstündür. Bana her türlü eziyeti reva görüyorlar. Onlara gücüm yetmiyor. Seni onlara karşı koruyamam, demek istemiştir. «Sen şimdilik ailenin yanına dön. Ne zaman Benim açıktan açığa ortaya çıktığımı duyarsan o zaman yanıma gel.» buyurdu. Müslüman olarak memleketine geri dön, benim açıkça ortaya çıktığımı duyunca bana tekrardan gel. Devamla bu sahabe; “Bunun üzerine ailemin yanına geri döndüm. Haberleri takip ediyordum. Bir süre sonra Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- Medine'ye hicret etti, derken Medineli birkaç kimse yanıma geldi. Kendilerine: "Medine'ye göç eden o zat neler söyleyip, anlatıyor?" diye sordum.” İslam dini bu sahabenin kalbine öyle derinlemesine yer etmişti ki sürekli iz sürmeye devam ediyordu. Gelen topluluğa kendi kavminden korktuğu için Müslüman olduğunu gizlercesine bu soruları sormuştu. Bana:- "Halk akın akın yanına koşuyor. Kavmi onu öldürmek istedi, ama başaramadılar" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Medine'ye gidip, yanına vardım ve "Ya Rasûlallah, beni tanıdın mı?" dedim. «Evet, sen Mekke'de görüştüğüm kimsesin.» diye buyurdu. Tekrar "Ya Rasûlallah, Allah'ın sana bildirdiği ve benim bilmediklerimi bana öğret” dedim. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’e indirilen İslam dininin hükümlerini sormaya başlamış, bilmediği hususları kendisine öğretmesini talep etmiştir. “Bana namaz öğret" diye sorunca Allah Rasûlü: «Sabah namazını kıl.» Yani sabah namazını vaktinde kıl. Ardından güneş doğup bir mızrak miktarı yükselinceye kadar namaza ara ver. Sabah namazı kılındıktan sonra ardından kılınacak başka bir namaz yoktur. Güneşin doğmasından sonra güneş doğana kadar namaz kılınmayacağını emrederek, «Güneş doğup bir mızrak miktarı yükselinceye kadar namaz kılma!» diye buyurmuştur. "Çünkü güneş doğarken şeytanın iki boynuzu arasından doğar" Kâfirler bu vakitte güneşe secde ederler. Bu yüzden Müslüman bir kimsenin bilerek namazını bu vakte kadar ertelemesi ve nafile namazı kılması asla caiz değildir. Takvimlerde bu vakit işrak/güneşin doğuş vakti olarak ifade edilir. İşte Peygamberimiz –sallallahu aleyhi ve sellem- bu vakitte namaz kılarak kâfirlere benzemeyi yasaklamıştır. «Sonra yine namaz kıl, o vakit kılınacak namaz (melekler tarafından) şahit ve hazır olunan bir namazdır.» Gündüz Melekler gelerek, yazar ve bu namazı kılanlara şahit olurlar. «Bu namazı dikilmiş mızrağın gölgesi azalıp bitinceye /güneş tam tepeye çıkana kadar kıl!» Güneş göğün tam ortasında iken zeval, yani gölgenin tam ayak altına denk geldiği vakitte namaz kılma. Bu vaktin süresi iki rekat namaz kılınacak kadar sürer. Belirtilen bu vakitte namaz kılmak caiz değildir. «Çünkü o sırada Cehennemin ateşi tutuşturulur.» Bu vakitte namaz kılmak yasaklanmıştır. Ezan okununcaya kadar beklenip, öğle namaz kılınmalıdır. «Zeval vaktinin geçişinden/gölgenin doğuya doğru meyletmesinden sonra yine namaz kıl.» Gölge zeval vaktine kadar azalarak en son küçülüp, insanın ayakları altına kadar gelir. Ardından doğuya doğru uzamaya başlar. Öğle ezanı ile birlikte gölge batıdan doğu yönüne doğru harekete geçmeye başlar. «Zeval vaktinin geçişinden/gölgenin doğuya doğru meyletmesinden sonra yine namaz kıl. Çünkü o vakit kılınacak namaz (melekler tarafından) şahit ve hazır olunan bir namazdır.» İkindi namazına kadar farz ve nafile namaz kıl. İkindi namazına kadar dilediğin sayıda nafile namaz kılabilirsin. İkindi namazına kadar kerahat vakti yoktur. «İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar namaza ara ver.» İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya dek artık nafile namaz bile kılma. Güneşin batışından önce aynı doğuşundan önce olduğu gibi namaz kılmak haram kılınmıştır. Zira güneş şeytanın iki boynuzu arasından batar. Bir Müslüman’ın bilerek ikindi namazını güneşin batmasına yakın bir vakte kadar kılmayıp, ertelemesi caiz değildir. Böyle yaparak güneşe secde eden kafirlere benzemiş olur. İkindi namazını bu vakte ertelemek kafirleri taklit etmek olur ki, Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- bu namazı münafıkların kıldığı namaz olarak isimlendirmiştir. Çünkü münafık kimse güneşin batışını gözetler. Güneş sararıp, batmasına yakın bir vakit yüce Allah’ı çok az anarak hızlı bir şekilde dört rekat ikindi namazını kılar. Ey Müslüman! Sen de böyle yaparak kâfirlere ve münafıklara benzemekten uzak dur. İkindi namazını bilerek güneşin batmasına yakın sararma vaktine kadar erteleme. «Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından batar, kâfirler de o zaman güneşe secde ederler.» diye buyurdu. Devamla Amr –radıyallahu anh- "Yâ Nebiyyallah! Bana abdestten de bahset." der. Bunun üzerine Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-: «İçinizden her kim, abdest suyunu hazırlayıp ağzına burnuna su verir ve burnunu sümkürüp temizlerse, mutlaka yüzünün, ağzının ve burnunun günahları sakallarının uçlarından dökülür.» İnsan abdest aldığı vakit vücudundan damlayan son damla ile günahları dökülür. Yüzünü yıkadığı vakit, ağız, burun, yüz ve gözleri ile işlediği günahlar su ile akar gider. Amr b. Abese bu hadisi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sahabelerinden olan Ebû Umâme’ye haber vermişti. Ebû Umâme –radıyallahu anh-; «Ey Amr b. Abese, bir işten dolayı bunları yapan kişiye verilen bu büyük mükâfatlar konusundaki sözlerini iyi düşün!» ikazında bulundu. Sanki bu sahabe abdest alan ve namaz kılan kimseye günahlarının af olması gibi bu kadar çok mükafatın verilmesini çok büyük görmüş ve Amr –radıyallahu anh-ı’ iyice düşünmeye davet etmiştir. Amr –radıyallahu anh- ise cevaben; "Ey Ebû Umâme! Yaşım ilerledi, kemiklerim zayıfladı, ecelim yaklaştı. Ne Allah’a ne de Rasûlullah’a yalan söylemeye ihtiyacım yok." demiştir. Sahabelerin hadis uydurarak Allah Subhanehu adına yahut Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- adına yalan söylemeleri asla düşünülemez. "Ben bu hadisi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den bir, iki, üç hatta yedi kere işitmemiş olsaydım asla rivayet etmezdim." Bu hadisi Nebî –sallallahu aleyhi ve sellem- bir defa değil yedi defa tekrarlamıştır. Araplar yedi ifadesini kesret/çokluk ifadesi olarak kullanırlar. Bu hadisi peygamberimiz defalarca tekrarlamıştır. "Ancak ben bu hadisi, bundan da fazla duymuş bulunmaktayım."
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ebû Talha radıyallahu anh’ın hasta bir erkek çocuğu vardı. Ebû Talha evde değilken çocuk öldü. Eve döndüğü zaman: “Oğlumun durumu nedir?” diye sordu. Çocuğun annesi Ummu Süleym: O şimdi eskisinden daha rahat, dedi. Akşam yemeğini hazırlayıp getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi sonra da hanımıyla yattı. Daha sonra hanımı ona “Çocuğu defnediniz” dedi. Ebû Talha sabahleyin Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gitti ve olup biteni anlattı. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Bu gece ilişkide bulundunuz mu?” diye sordu. Ebû Talha: Evet, dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Allahım, bu ikisine mübârek kıl” diye dua etti. (Zamanı gelince) Ummu Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Ebû Talha bana: “Çocuğu al, Peygamber’e götür” dedi. Ummu Süleym de bir miktar hurma verdi, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Çocuğun yanında herhangi bir şey var mı?” diye sordu. Ben: Evet, bir kaç hurma var, dedim. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hurmaları ağzına alıp çiğnedi. Sonra çıkarıp çocuğun ağzına koydu ve damağını hafifçe yerleştirdi, adını da Abdullah koydu. Başka bir rivayette Süfyân b. Uyeyne; “Ensardan bir kişi Abdullah’ın dokuz çocuğunu gördüğünü, hepsinin de Kur’an’ı okuyan ve mânasını anlayan kimseler olduğunu söylemiştir.” Başka bir rivayette ise, olay şöyle anlatılmaktadır: Ebû Talha’nın, Ummu Süleym’den olma bir oğlu vefat etti. Ummu Süleym, ev halkına: Ebû Talha’ya ben haber vermedikce, oğlu hakkında hiç biriniz bir şey söylemeyiniz! diye tenbihledi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ummu Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi. Yemekten sonra Ummu Süleym, eskiden olduğundan daha güzel süslendi. O da hanımıyla yattı. Ebû Talha’nın karnı doyup tatmin olduğunu görünce Ummu Süleym ona: Ey Ebû Talha, bir millet, bir aileye emânet bir şey verseler de, sonra emânetlerini isteseler, iade etmeyebilirler mi, ne dersin? dedi. Ebû Talha: Hayır, (vermemezlik edemezler) dedi. Ummu Süleym: O halde oğlunu geri alınmış böyle bir emânet bil, dedi. Ebû Talha kızdı ve: Mademki öyle, niçin hiç bir şey olmamış gibi davrandın? Şimdi de tutmuş, oğlumun durumunu bana haber veriyorsun, öyle mi? dedi. Derhal kalkıp Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gitti ve olanı biteni olduğu gibi haber verdi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Geçen gecenizi Allah hakkınızda bereketli kılsın” buyurdu. Ummu Süleym hâmile kaldı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir sefere çıkmıştı. Ummu Süleym de bu sefere iştirak etmişti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- seferden döndüğünde Medine’ye gece girmezdi. Medine’ye yaklaştıklarında Ümmü Süleym’i doğum sancıları tuttu. Bu sebeple Ebû Talha onun yanında kaldı, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yoluna devam etti. Ebû Talha şöyle demeye başladı: Rabbim! Sen çok iyi bilirsin ki ben, Rasûlün ile beraber Medine’den çıkmaktan, onunla beraber Medine’ye girmekten son derece memnun olurum. Fakat bu defa bildiğin sebepten takılıp kaldım. Bunun üzerine Ummu Süleym: Ebû Talha! Şimdi artık sancım kalmadı. Sen git, dedi. (Enes diyor ki) Biz yolumuza devam ettik. Medine’ye geldiklerinde Ummu Süleym’i yine doğum sancısı tuttu ve bir erkek çocuk doğurdu. Annem (Ummu Süleym) bana: Enes, bu çocuğu sen sabahleyin Resûlullah’a götürmeden kimse emzirmesin, dedi. Sabahleyin ben çocuğu alıp Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e götürdüm. Hadisin tamamını zikretmiştir.
Muttefekun AleyhEnes b. Mâlik'in hadisi Ebû Talha'nın hasta bir erkek çocuğu olduğunu aktarmaktadır. Ebû Talha, Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-'ın annesinin kocasıdır. Enes'in babasından sonra Ebû Talhayla evlenmiştir. Ebû Talha bazı işleri için evden çıkmıştığında hasta olan çocuğu vefat etmiştir. Eve döndüğü zaman: “Oğlumun durumu nedir?” diye sordu. Çocuğun annesi Ummu Süleym: O şimdi eskisinden daha rahat, dedi. Doğru söylemiştir çocuk en sakin bir haldeydi. Çünkü çocuk ölmüştü. Ebû Talha hanımının bu sözünden hastalıktan dolayı sakinleştiğini ve afiyet içinde olduğunu anlamıştır. Hanımı onun için akşam yemeği takdim etmiş, Ebû Talha oğlunun iyileştiğini zanederek akşam yemeğini yemiştir. Sonra hanımıyla cima ettikten sonra hanımı ona: “Çocuğu defnediniz” şüphesiz ki o vefat etmiştir dedi. Birinci rivayette böyle geçmektedir. Ebû Talha sabahleyin çocuğu defnedip, olup biteni Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'e anlattı. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Bu gece ilişkide bulundunuz mu?” diye sordu. Ebû Talha: Evet, dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Allah'ım, bu ikisine mübârek kıl” diye dua etti. (Zamanı gelince) Ummu Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Enes şöyle demiştir: Ebû Talha bana: “Çocuğu al, Peygamber’e götür” dedi ve damağına koyması için bir miktar hurmada gönderdi. Bunun sebebi Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in tükürüğü çocuğun midesine ilk giren şey olsun bununla bereketlensin diyedir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Çocuğun yanında herhangi bir şey var mı?” diye sordu. Ben: Evet, bir kaç hurma var, dedim. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hurmaları ağzına alıp çiğnedi ve mubarek tükürüğü ile karıştı böylelikle çocuğun kolay yutacağı hale geldi. Midesine ilk giren şey Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ağzında ciğneyip tükürüğü ile karışan hurma olacaktı. Bununla onu bereketli kıldı. Sonra Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- çiğnediği hurmaları ağzından çıkarıp çocuğun ağzına koydu ve damağını hafifçe yerleştirdi, adını da Abdullah koydu. Sonra bu çocuğun ileride dokuz çocuğunu oldu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in duasının bereketiyle bütün çocukları Kur’an’ı okuyup mânasını anlayan kimseler oldular.” Müslim’de ki rivayette: Ummu Süleym, ev halkına: Ebû Talha’ya ben haber vermedikce, oğlu hakkında hiç biriniz bir şey söylemeyiniz! diye tenbihledi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ummu Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yedi, içti. Yemekten sonra Ummu Süleym, eskiden olduğundan daha güzel süslendi kokular süründü. Hanımıyla ilişkiye girdikten sonra hanımı Ummu Süleym oğlunu sabine verilmesi gereken bir emanete benzeterek bir misal verdi. Ona: Ey Ebû Talha, bir millet, bir aileye emânet bir şey verseler de, sonra emânetlerini isteseler, iade etmeyebilirler mi, ne dersin? dedi. Ebû Talha: Hayır, (vermemezlik edemezler) dedi. Ummu Süleym: O halde oğlunu geri alınmış böyle bir emânet bil, dedi. Ebû Talha –radıyallahu anh- hanımından bunları duyduğunda çok kızdı ve: Mademki öyle, niçin hiç bir şey olmamış gibi davrandın? Şimdi de tutmuş, oğlumun durumunu bana haber veriyorsun, öyle mi? dedi. Derhal kalkıp Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e hanımını yaptıklarından dolayı şikayet etmek için gitti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- faydalanmaları için o ikisine dua ederek:“Geçen gecenizi Allah hakkınızda bereketli kılsın” buyurdu. Bu gecenizi sizin için hayırlı çocuk ve güzel semeresi olan bir gece kılsın. Ummu Süleym hâmile kaldı. Ummu Süleym ve kocası Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir yolculuktaydı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in adeti kafilenin geldiği haberini ulaştıran bir elçi göndermeden Medine'ye girmezdi. Bu sebeple Ebû Talha onun yanında kaldı, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yoluna devam etti. Ebû Talha Rabbine şu sözlerle dua etti: Rabbim! Sen çok iyi bilirsin ki ben, Rasûlün ile beraber Medine’den çıkmaktan, onunla beraber Medine’ye girmekten son derece memnun olurum. Fakat bu defa bildiğin sebepten takılıp kaldım. Bunun üzerine Ummu Süleym: Ebû Talha! Şimdi artık sancım kalmadı. Sen git, dedi. Medine’ye geldiklerinde Ummu Süleym’i yine doğum sancısı tuttu ve bir erkek çocuk doğurdu. Sonra Enes -radıyallahu anh-'a bu çocuğu Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'e götürmesini emretti. Bu çocuğu kimse emzirmesin, diye tembih etti. Çünkü ilk olarak çocuğun midesine Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in tükürüğünün ulaşmasını istiyordu. Böylelikle her iki dünyada da ona fayda olarak dönecekti. Bu çocuğun üzerinde kendisine bahşedilen salih, takvalı, başarılı çocuklarının çokluğuyla (bereketin) tesiri açıkça ortaya çıkmıştı. Bu hadisin açıklamasına şu bilgilerle son verelim: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bedeninden ayrılan bir şey ile teberrük bu ümmetten hiç bir kimsenin özelliği olmayıp yalnızca onun hususiyetindendir. Bunun en büyük delili ayetlerin nuzülüne ve dinin hakikatine şahitlik eden sahabeler “Hulafau'r-Raşidîn ve cennetle müjdelenen diğer sahabelerle teberruk etmemişlerdir.
Ebû Hureyre –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah Teâlâ Mekke'nin fethini Rasûlü'ne nasip ettiği zaman Huzâalılar, Câhiliyet günlerinde öldürülmüş bir Huzâalı adama karşılık Leysoğulları'ndan bir kimseyi Mekke'nin fethi yılında öldürmüşlerdi. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e haber verilince, hemen ayağa kalktı, yaptığı hutbesinde şunları söyledi: «Şüphesiz Allah fili(n ordusunu) Mekke'ye girmekten engellemiştir ve (sonra da) Mekkeliler üzerine kendi Rasûlü ile mü'minleri saldırtmıştır. Haberiniz olsun! Mekke benden evvel hiçbir kimse için helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimse için helâl olmayacaktır. Biliniz ki, o ancak bana da yalnız gündüzün bir saatinde helâl kılınmıştır. Bilmiş olunuz ki, işte bu saatimde Mekke benim için de haramdır. Mekke'nin dikeni bile koparılmaz, ağacı kesilmez, yitiğini kimse elini uzatıp alamaz. Ancak sahibini aramak için arayıp ilan edici kimse alabilir. O halde her kimin bir kimsesi öldürülürse, iki şeyden hangisi kendisi hakkında hayırlı ise, onu isteyebilir (yani iki şey arasında muhayyerdir: Ya kendisine diyet verilir yahut maktulün ehli kısas ettirir) Bu hutbe üzerine Yemen ahalisinden olup Ebû Şâh denilen bir adam ayağa kalktı da: Yâ Rasûlallah! Şu söylediklerini benim için yaz! dedi. Rasûlullah da: «Bunları Ebû Şâh için yazın!» emrini verdi. Sonra Abbâs –radıyallahu anh- ayağa kalktı, o da: Yâ Rasûlallah! Izhır otu/Mekke ayrığı müstesna olsun! Çünkü biz onu, evlerimizde ve kabirlerimizde kullanıyoruz! dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Izhır müstesna olsun!» buyurdu.
Muttefekun AleyhEbû Hureyre -radıyallahu anh- Mekke fethedildiği zaman Huzâa kabilesinden bir adam Hüzeyl kabilesinden bir adamı cahiliye döneminde onlardan birini öldürmesine karşılık olarak öldürdü. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kalktı ve hadiste zikredilenleri söyledi ve Mekke'nin kutsallığını beyan etti. Şüphesiz Allah, fil ordusunu Mekke'ye girmekten alıkoymuştur. Sadece peygamberi için sadece gündüzün bir saatinde helâl kılınmıştır. Saatten kasıt bildiğimiz saat değildir. Ancak murad edilen fetih günü gündüz Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e o gün sabahtan ikindiye kadar helal kılınan bir vakittir. Peygamber -aleyhisselam- bu sözüyle haramlığının tekrar geri döndüğünü haber vermiştir. Mekke'nin dikeni ve bitkileri sökülüp koparılmaz, ağacı kesilmez. İzhır otu/Mekke ayrığı hariç, harem sınırları içinde biten yaş bitkiler kesilmez. Harem bölgesinin yitiğini kimse elini uzatıp alamaz. Ancak yitik malı, malın sahibini aramak için ilan edici kimse alabilir.