





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Sübey’a el-Eslemiyye –radıyallahu anhâ-’dan rivayet edildiğine göre Amir b. Lüey oğullarından Sa’d b. Havle’nin nikâhı altında idi. Sa’d, Bedir’e katılmış olanlardan birisiydi. Kendisine hamile olduğu halde Veda Haccı’nda vefat etti. Vefatı üzerinden fazla bir zaman geçmeden doğum yaptı. Lohusalığını bitirdikten sonra evlenmek için talipleri için süslendi. Abduddar oğullarından bir adam olan Ebu’s-Senâbil b. Ba’kek onun yanına geldi ve: "Neden senin süslendiğini görüyorum? Galiba sen evlenmeyi ümit ediyorsun. Allah’a yemin ederim ki senin üzerinden dört ay on gün geçmeden kimse seni nikâhlayamaz." dedi. Sübey’a dedi ki: O bana bu sözleri söyleyip akşam olunca hemen elbiselerimi aldım, Rasulullah –sallallahu aleyhi ve sellem’e- gidip ona bu durumu sordum. O da bana doğumumu yapmakla birlikte iddetimin bittiği fetvasını verdi ve uygun görürsem evlenmemi emir buyurdu. İbni Şihâb dedi ki: Bu sebeple isterse daha kanı içinde bulunsun, doğum yapınca evlenmesinde bir sakınca görmüyorum. Şu kadar var ki, temizlenmeden kocası ona yaklaşamaz.
Muttefekun AleyhSa’d b. Havle hanımı Sübey’a hamile iken vefat etti. Fazla bir zaman geçmeden doğum yaptı. Doğumu yapıp nifasından temizlenince, iddetinin bittiğini ve evlenmek isteyenlere helal olduğunu bildiği için süslendi. Ebu’s-Senabil süslenmiş olduğu halde iken onun yanına girdi. Ve talipleri için hazır olduğunu gördü. Ebu’s-Senabil zannının ağır basması sebebiyle Allah adına yemin etti. Ona üzerinden dört ay on gün geçmeden nikâhlanmak helal değildir. Bunu da Allah Teâlâ’nın şu ayetinden aldı: (Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler) Bakara:234. Ayetten. Sübey’a kendi bildiğinden tam emin değildi o yüzden yanına giren yemin ederek pekiştirmek istedi. Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’e geldi ve ondan sordu. Allah Teâlâ’nın şu ayetiyle amel ederek: Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğumlarını yapmaları)dır. Eğer evlenmek isterse, doğum yaptığı zaman kendisiyle evlenmek isteyenlere helal olduğu fetvasını verdi.
Zeyd b. Halid El-Cüheni -radıyallahu anh-’dan merfû olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e kayıp altın ve gümüşün buluntusundan soruldu. Dedi ki: «Kabını (kesesini) ve bağını belle sonra onu bir sene tanıt. Eğer sahibini bilmezsen o takdirde sen onu harca ve yanında da bir emanet olsun. Eğer günün birinde onu arayan kişi gelirse o zaman onu kendisine öde.» Adam ona, kaybolmuş develer hakkında da soru sordu. Allah Rasûlü: «Ondan sana ne. Onu kendi haline bırak. Çünkü onun ayakkabısı ve su tulumu kendisi ile birliktedir. O su olan yere gider, ağaçtan yer. Ta ki sahibi onu buluncaya kadar.» Ona koyun hakkında da sordu. Bu sefer: «Onu al. Çünkü o ancak ya senindir, ya kardeşinin, yahut kurdundur.» buyurdu.
Muttefekun AleyhBir adam Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e sahibinin kaybettiği mal, altın, gümüş, deve, koyunun hükmü hakkında soru sordu. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- ona emsallerine örnek olması için bu eşyaların hükümlerini açıkladı. Diğerleri de onların hükmünü alır. Buluntu altın ve gümüşten sordu. Bilerek haber verip, kendisinin olduğunu iddia eden ile sahibini ayırt edebilmek için bağlandığı ipi belle, içine konulduğu keseyi belle dedi. Bir kimsenin vasfetmesi, kaybolan şeyin özellikleriyle aynıysa onu ona ver. Yoksa sana iddia ettiğinin gerçek olmadığı ortaya çıkar. Yapılacak iş, bulduktan sonra tam bir sene tanıtmasıdır. Tanıtmak insanların pazarlar, cami kapıları, genel toplanma yerleri ve bulunduğu yer gibi, toplu halde bulunduğu yerlerde olur. Sonra ona bir sene tanıttıktan ve sahibini bulamadıktan sonra buluntuyu harcamasını ona mubah kıldı. Eğer günün birinde onu arayan kişi gelirse, o zaman onu kendisine öde dedi. Kaybolan deve vb. kendini koruyabilen hayvanlara gelince, onların alınmasını yasak etmiştir. Çünkü onlar korumaya ihtiyaç duymazlar, doğal yapıları gereği onları koruyan vardır. Çünkü kendinde küçük yırtıcılardan koruyacak güç ve kuvvet vardır. Ayakları çölleri ve zorlu yerleri kat edecek güçtedir. Boynu ile ağaçtan yiyebilecek ve su içebilecek, karnında da gıdasını taşıyacak özelliği vardır. Ve onu kaybettiği yerde arayan sahibi bulana kadar o kendini koruyabilir. Koyun ve benzeri gibi olan kayıp küçük hayvanlar için yapılacak iş, onları yırtıcı hayvanlardan ve ölümden korumak için onları almasıdır. Aldıktan sonra sahibi gelip onları alır. Ya da üzerinden bir tanıtma yılı geçer ve o da bulan kişinin olur.
Câbir b. Abdillah -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre: O şöyle demiştir: «Rasûlullah -sallalahu aleyhi ve sellem- ile beraber korku namazına katıldım. İki saf olarak durduk. Bir saf Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in arkasındaydı.Düşman bizimle kıble arasındaydı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- tekbir getirdi, biz de hep beraber tekbir getirdik. Sonra rükûya gitti. Biz de hep birlikte rükû ettik. Sonra başını rükûdan kaldırdı. Bizler de hep birlikte (başımızı) kaldırdık. Sonra O ve arkasındaki saf secdeye gitti. Arkadaki saf düşmanın karşısında ayağa kalktı. Secde bitince arkasındaki saf öne geçti, öndeki saf arkaya geçti. Sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- rükû etti, biz de hepimiz rükû ettik.Sonra da başını rükûdan kaldırdı, biz de hep birlikte kaldırdık.Sonra da kendi ve arkasındaki saf -ki bu saf; birinci rekatta arkada olan saftır- düşmanın karşısında ayağa kalktı ve secdeye gitti. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ve arkasındaki saf, namazı bitirince arkadaki saf secdeye gidip secde ettiler, sonra da Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- selam verdi, biz de hepimiz selam verdik. Câbir -radıyallahu anh- dedi ki: Sizin korumalarınızın yöneticilerinize yaptığı gibi. Buhârî hadisten bir kısmı şöyle zikretmiştir: ''O, korku namazını Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte yedinci gazvede kıldı, o da Zâtu'r-Rikâ' gazvesiydi.''
Muttefekun AleyhBu hadiste korku namazının kılınma çeşitlerinden bir çeşit, düşman kıble tarafında iken nasıl kılınacağına dair bir açıklama vardır. Zira Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- orduyu iki bölüğe ayırdı.Birinci bölük ön saf oldu öbür bölük ikinci saf oldu.Sonra da onların hepsine namaz kıldırdı.Hepsi birden okuyorlar,rükû ediyorlar ve rükûdan hep birlikte kalkıyorlardı.Sonra da secde ediyor ve onunla beraber arkasındaki saf secde ediyordu.İkinci rekate kalktığı zaman da arkadaki saf düşmanı kolluyordu. Adaleti gözetmek için ve birinci saf namaz boyunca hep aynı yerinde olmasın diye secdeden kalktıkları zaman arkadaki saf öne geçiyor öndeki de arkaya geçiyordu.Ve İkinci rekâtta da birinci rekâtta yaptığı gibi yaptı ve onlarla birlikte teşehhü yaptı ve selam verdi.Hadiste bu şekilde, ayrıntılarıyla anlatılan korku namazı o vakit Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ve ashabının durumlarına uygun idi. Düşmanın kıble yönünde olması ve onu kıyam ve rükû esnasında görmeleri sayesinde arkalarından gelecek tehlikeden güvende oldular.
Ümmü Habibe binti Ebî Süfyan –radıyallahu anha- şöyle rivayet etmiştir: Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün yanıma geldiğinde ona: "Kız kardeşim, Ebu Süfyan'ın kızını ister misin?" diye sordum. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ne yapacağım?» dedi. Ben de: "Onu nikâh edersiniz" dedim. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-: «Hayret! Sen bunu arzu eder misin?» buyurdu. Ben: "Zaten senin bir tek eşin değilim. Kız kardeşimin de hayırda bana ortak olmasını arzu ediyorum." dedim. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-: «O bana helal olmaz.» buyurdu. Ben yine: "İşittiğime göre Ebu Seleme'nin yetim kızı (Dürre) ile evlenmek istiyormuşsunuz." dedim. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-: «Eşim Ümmü Seleme'nin kızını mı?» diye sordu. Ben de: "Evet" dedim. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ümmü Seleme'nin kızı, benim terbiyem altında üvey kızım olmasa bile, o bana helal değildir. Çünkü o, benim sütkardeşimin kızıdır. Beni ve onun babası Ebu Seleme'yi Süveybe emzirmiştir. Bir daha sakın kızlarınızı ve kız kardeşlerinizi bana teklif etmeyiniz.» buyurdu. Urve, Süveybe’nin Ebu Leheb’in azatlı kölesi olduğunu söylemiştir. Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-’i emzirmiştir. Ebu Leheb öldüğünde bazı akrabaları onu kötü bir halde rüyasında görmüştür. Ebu Leheb’e ne ile karşılaştın denildiğinde? Ebu Leheb: "Sizden ayrıldıktan sonra Süveybe’yi azat etmemden dolayı sulanmaktan başka bir hayırla karşılaşmadım." dedi.
Muttefekun AleyhÜmmü Habibe binti Ebi Süfyan –radıyallahu anha- Müminlerin annelerinden biridir -Allah onlardan razı olsun- Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- ile evli olmaktan dolayı çok mutlu ve sevinçli bir kimseydi -ki o, bunda hak sahibidir- Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kız kardeşiyle evlenmesini rica etmiştir. Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- kız kardeşinin kuması olmasına nasıl izin verdiğine şaşırıyordu. Çünkü kadınlar bu hususta şiddetli kıskançlık içinde olurlardı. Bundan dolayı –şaşırarak ve anlamaya çalışarak- sen bunu arzu eder misin? dedi. O, evet bundan hoşnut olurum, dedi. Sonra neden kız kardeşiyle evlenmesini gönülden istediğini açıklayarak zaten diğer kadınlarla birlikte Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-’in hanımı olmak zorunda olduğunu, tek başına onun hanımı olamayacağını, o yüzden kız kardeşinin de bu büyük hayırda kendisine ortak olmasını arzu ettiğini beyan etmiştir. Sanki o, iki kız kardeşle aynı anda evlenmenin haram olduğunu bilmiyordu. Bundan dolayı Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- kendisine, kız kardeşiyle evlenmesinin helal olmayacağını haber vermiştir. İşittiğine göre o, Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in Ebu Seleme’nin kızıyla evleneceği duyduğunu haber vermiştir. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-: Ne kast ettiğini te'kit ederek; «Eşim Ümmü Seleme'nin kızını mı?» kast ediyorsun diye sorduğunda, O da evet diye cevap vermiştir. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- bu söylentinin doğru olmadığını beyan ederek: Ümmü Seleme’nin kızı bana iki sebepten dolayı helal olmaz, demiştir. Birincisi: O kız benim evimde ihtiyaçlarını gördüğüm üvey kızımdır. O benim hanımımın kızıdır. İkincisi: O benim sütkardeşimin kızıdır. Beni ve onun babası olan Ebu Seleme’yi, Süveybe -Ebu Leheb’in azatlı kölesi- emzirdiği için ben onun amcası olurum. Bir daha sakın kızlarınızı ve kız kardeşlerinizi bana teklif etmeyiniz. Bu meselelerde ben ne yapacağımı biliyor ve kendi işimi sizden daha iyi idare ederim, demiştir.
Cabir b. Abdillah -radıyallahu anhuma- anlatıyor: “Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- umrâ'nın hibe edilen kimseye ait olacağı ile hükmetti.” Başka bir lafızda «Herhangi bir kimseye ve çocuklarına ömürlük bir mülk verilirse, o mülk verilen kimsenindir, verene dönmez; çünkü o öyle bir şey vermiştir ki, onda miras vuku bulmuştur.» buyurmuşlar. Cabir şöyle demiş: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in cevaz verdiği umrâ: «Bu senin ve çocuklarının olsun!» demekle yapılır. Fakat: «Bu mülk yaşadığın müddetçe senin olsun!» derse mülk, sahibine döner. Müslim'deki lafızda “«Mallarınızı elinizde tutun, onları batırmayın; zîra kim bir ömürlük verirse, o mülk ölü iken de, diri iken de verilen kimsenin ve çocuklarının olur!» buyrulmuştur
Müslim rivayet etmiştir - Muttefekun Aleyh“el-Umrâ” ve benzeri olan “er-Rukbâ” hibe etmenin iki çeşididir. Cahiliye döneminde insanlar bu iki yöntemle birbirlerine hibe veriyorlardı. Bir kimse başka bir kimseye ev ya da başka bir şey verirken şöyle söylerdi: Bunu sana ömürlük veriyorum ya da benim veya senin ömrün müddetince bu sana veriyorum. Sonra da kendisine hibe ettikleri malın kendilerine geri dönmesi için, malı verdikleri kimselerin ölmesini gözetliyorlardı. Şeriat hibeyi ikrar edip, alışılmış olan bu şartı iptal etti. O da geri döndürmedir. Çünkü hibe ettiğini geri alan kusup, sonra da kusmuğuna geri dönen köpek gibidir. Bundan dolayı Allah Rasulü- sallallahu aleyhi ve sellem- Umrâ hakkında, hibe edilen kimseye ve akabinde gelecek olan zürriyetine ait olacağı ile hükmetti. Bu şartı koşmaya gerek olmayacağını ve mallarının onlara geri döneceğini zannettiklerinden dolayı mallarını elinde tutmaları hususunda onları uyardı ve şöyle buyurdu: «Mallarınızı elinizde tutun, onları batırmayın. Zira kim bir ömürlük verirse, o mülk ölü iken de, diri iken de verilen kimsenin ve çocuklarının olur!»
Cabir b. Abdillah -radıyallahu anhuma- anlatıyor: Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve selem- taksim olunmamış her şeyde şuf'a (hakkı) kıldı -başka bir rivayette "ile hükmetti" ifadesi yer almaktadır-: «Sınırlar konulup yollar tayin edildiği zaman artık şuf'a hakkı yoktur.»
Muttefekun AleyhHiketli dinimiz, hakkın ve adaletin yerini bulması, şer ve zararı def etmek için gelmiştir. Bundan dolayı emlak ortaklığında zararın çok olması, şerrinin dallanıp budaklanması ve taksimatının meşakkatli olmasından dolayı hikmet sahibi Allah -Azze ve Celle- şuf’ayı ortak için kesinleştirmiştir. Buradan kasıt; bir kimse, ortağı olduğu arazideki hakkını satmak istediğinde, diğer ortak, ortaklıktan doğacak zararı def etmek için ortağının hissesini sattığı fiyattan alır. Bu durum taksim edilmeyen, sınırları çizilmemiş ve yolları tayin edilmemiş ortak araziler için sabittir. Ancak sınırlar belli olduktan, iki ortağın hakkı ayırt edildikten ve yolları tayin edildikten sonra şuf’a yoktur. Çünkü arazideki ortaklıktan kaynaklanacak bir zarar ve satılan malın müşteriden geri alınmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Rifâa el Kurazî’nin karısı Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e geldi ve şöyle dedi: Rifâa’nın karısı idim beni üç talakla boşadı ve boşamayı kesinleştirdi. Ben de Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. Fakat bunun tenasül uzvunu elbise saçağı gibi gevşek buldum. Bunun üzerine Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- : «Rifâa’ya tekrar dönmek mi istersin? Hayır, sen onun balcağızından o da senin balcağızından tatmadıkça ona tekrar dönemezsin.» buyurdu. Âişe –radıyallahu anhâ- dedi ki: Ebu Bekir o sırada yanında idi, Halid b. Said ise kapıda kendisine izin verilmesi için bekliyordu. Halid hemen; "Ey Ebu Bekir! Sen bu kadının Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e neleri açık açık konuştuğunu işitmiyor musun?" diye seslendi.
Muttefekun AleyhRifâa el Kurazî’nin karısı şikâyet ederek Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e geldi ve Rifâa’nın karısı olduğunu son talakla da, yani üçüncü talakla tamamen boşadığını haber verdi. O da, sonrasında Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendi. Kadınla cinsel ilişkiye girmeye gücü yetmedi, çünkü tenasül uzvu gevşekti ve erekt olmuyordu. Bunun üzerine Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- genelde kadınların utandığı bir şeyi, kadının açık açık söyleyip izhar etmesinden dolayı gülümsedi. Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- anladı ki, kadının isteği, ilk eşi olan Rifaa’ya dönmek ve o, bu konuda hüküm istiyor. (Rifaa’nın eşi) Abdurrahman ile nikâh akdi yapınca ilk eşine dönmenin helal olduğunu zannetti. Ancak Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- bunu reddetti. Rifaa’ya geri dönmesinin helal olabilmesi için, son eşinin onunla cinsel ilişkiye girmesi gerektiğini haber verdi. Ebu Bekir o sırada yanında idi, Halid b. Said ise kapıda kendisine izin verilmesi için bekliyordu. Hâlid, kadının Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek açık açık konuşmasından yakınarak, Ebu Bekir’e seslendi. Bütün bunlar, Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’in onların gönüllerindeki heybeti ve O’nu yüceltmeleri sebebiyleydi. Allah onlardan razı olsun ve oldu da, bizleri de Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yolundan edebimizle gitmekle rızıklandırsın.
Âişe binti Ebibekir –radıyallahu anhumâ-’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Berire hakkında üç sünnet bulunmaktadır: 1- Ona hürriyeti verilince kocasını seçmekte serbest bırakıldı. Ona bir miktar et hediye edilmişti. 2- Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- yanıma tencere ateş üzerinde olduğu halde girdi. Yiyecek getirilmesini istedi. Ona, evde bir miktar sulu yemek getirilince: «Ben içinde et bulunan bir çanağı ateş üzerinde görmemiş miydim?» buyurdu. Onlar, doğrudur ey Allah’ın Rasûlü! O Berire’ye sadaka olarak verilen bir etti. Ondan sana ikram etmek hoşumuza gitmedi, dediler. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-: «O et ona bir sadakadır ve yine o et ondan bize bir hediyedir.» buyurdu. 3- Ayrıca Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- onun hakkında: «Velâ hakkı ancak hürriyete kavuşturana aittir.» buyurdu.
Muttefekun AleyhÂişe –radıyallahu anhâ- hoş ve güzel alışveriş sebebiyle kendisine yakın olduğu azatlı kölesi Berire –radıyallahu anhâ-'dan bahsediyor. Allah Teâlâ doğru yolu gösteren hükümlerinde üç sünnet icra etti. Genel bir hüküm olarak bütün zamanlar için geçerli kaldı. Birincisi: Eşi köle olan (Muğîs’in) nikâhı altındayken özgürlüğüne kavuşturuldu. Kendisine ilk nikâhı üzere kocasıyla kalması ve ayrılması noktasında seçme hakkı verildi. Kendi nefsini seçti. Çünkü artık derece olarak onunla (kocasıyla) eşit değildi. O hür bir kadın kocası ise köleydi. Burada eşitliğe itibar edilir. Kendini seçmiş ve nikâhını feshetmişti. Ve bu diğerlerine sünnet oldu. İkincisi: Kendisi efendisi Âişe –radıyallahu anhâ-’nın evindeyken sadaka olarak et verildi. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- tencere ateş üzerinde olduğu halde içeri girdi, yiyecek getirilmesini istedi. Ona, ekmek ve sürekli olarak evde yedikleri bir miktar sulu yemek getirildi. Onun sadaka yemediğini bilmeleri sebebiyle Berire’ye sadaka olarak verilen etten hiç bir şey getirilmedi. «Ben içinde et bulunan bir çanağı ateş üzerinde görmemiş miydim?» buyurdu. Onlar, doğrudur ey Allah’ın Rasûlü! O Berire’ye sadaka olarak verilen bir etti. Ondan sana yedirmek hoşumuza gitmedi, dediler. Rasulullah –sallallahu aleyhi ve sellem-: «O et ona bir sadakadır ve yine o et ondan bize bir hediyedir.» buyurdu. Üçüncüsü: Sahipleri onu Âişe –radıyallahu anhâ-’ya satmak istediklerinde cariye birine nispet edildiğinde övünç olması için velâyet hakkının kendilerine verilmesi şartını koymak istediler. Belki de kendisinden miras, yardım/destek ya da başka şekilde olan maddi menfaat elde ettiler. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- onun hakkında: «Velâ hakkı ancak hürriyete kavuşturana aittir.» buyurdu. (Velâ) Ne satana ne de bir başkasınadır.
Âişe -radıyallahu anha- şöyle dedi: Sa'd b. Ebî Vakkas ile Abd b. Zem'a, Zema'nın cariyesinin oğlu (Abdurrahman'ın nesebinin tespiti) hakkında (aralarında çıkan) anlaşmazlığı halletmesi için Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e başvurdular. Sa'd: Ya Rasûlallah! Kardeşim Utbe b. Ebi Vakkâs, o çocuğun kendisinin olduğunu bana haber verdi. Aralarındaki benzerliğe bakar mısın! dedi. Abd b. Zem'a da; (O) benim kardeşimdir, (çünkü) babamın cariyesinin oğludur (ve) babamın (firâşı) yatağı üzerinde doğmuştur, diye iddiada bulundu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de (çocukta) Utbe'ye açıkça bir benzerlik gördü. Bunun üzerine; «Çocuk (üzerinde doğduğu) döşek sahibinindir. Zina edene de mahrumiyet vardır. Ey Sevde! Sen bu çocuğun yanında bundan sonra örtün» buyurdu. Bundan sonra (o) Sevde'yi hiç görmedi.
Muttefekun AleyhCahiliye döneminde cariyelerin ferclerinden para kazanıyorlardı. Zina eden kendi çocuğu olduğunu iddia ettiğinde çocuğu onun sayıyorlardı. Utbe b. Ebi Vakkas -radıyallahu anh-, Zem'a b. Esved'in cariyesiyle zina etmişti. Bu ilişkiden bir çocuk doğdu. Utbe, kardeşi olan Sa'd b. Ebi Vakkas -radıyallahu anh-'a, bu çocuğu kendi nesebine katmasını vasiyet etti. Mekke'nin fethinde Mekke'ye geldiğinde Sa'd -radıyallahu anh- çocuğu gördü ve kardeşine benzerliğinden dolayı onu tanıdı. Çocuğu sahiplenmek istedi. Yani çocuğu, kardeşinin nesebine katmak istedi. Bu çocuk için Sa'd ve Abd b. Zem'a anlaşmazlığa düştüler. Sa'd -radıyallahu anh-, kardeşi Utbe'nin, bu çocuğun kendi oğlu olduğunu ikrar ettiğini ve çocukla Utbe'nin aralarındaki benzerliği de delil olarak getirdi. Abd b. Zem'a da o benim kardeşimdir. Babamın cariyesinden doğmuştur. Yani çocuğun babası çocuğu doğuran kölenin efendisidir. Babam firâş (yatağın) sahibidir, dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- çocuğa baktı ve çocuğun açıkça Utbe'ye benzediğini gördü. Zem'a'nın olduğuna hükmetti. «Çocuk (üzerinde doğduğu) firaş (sahibin)'e aittir.» buyurdu. Zina edene de mahrumiyet ve hüsran vardır. O çocuktan uzaktır. Çünkü asılda çocuk, sahih yoldan cariyeyle cinsel ilişki kurma hakkına sahip olan cariyenin sahibine tabidir. Ancak Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, çocuğun Utbe'ye benzediğini görünce kızkardeşi olan Sevde bint Zem'a'ya bakmasını veradan dolayı engelledi ve Sevde'ye onun yanında örtünmesini emretti. Veradan ve ihtiyatlı davranmaktan dolayı bunu yaptı. Yatak sahibi olduğu müddetçe karinelere ve benzerliğe iltifat edilmez.