





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Enes –radıyallahu anh- şöyle rivayet etmiştir. "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Safiyye’yi âzat etmiş ve âzatlığını kendisine mihir yapmıştır."
Muttefekun AleyhSafiyye binti Huyey, Benî Nadîr Kabilesinin yöneticilerinden ve Kinane b. Ebi el-Hakik’ın hanımı idi. Kinâne, Hayber savaşında öldürüldü. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- (Hayber’i) zorla/boyun eğdirerek fethetti. Esir alındıkları andan itibaren kadınlar ve çocuklar Müslümanlar için köle oldular. Safiyye, Dihye İbni El-Halife El-Kelbi -radıyallahu anh-’ın kısmetine/hakkı olarak (ganimetten) düştü. Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- Safiyye yerine ona başkasını verdi ve onu (Safiyye’yi) gönlünü almak ve kaybolan izzetinden ve ona olan rahmetinden dolayı onu kendine seçti. Cömertliğinden dolayı ondan değersiz bir köle olarak istifade etmekle yetinmek istemedi. Onu köleliğin zilletinden kurtararak Müminlerin annelerinden biri yaparak onu onurlandırdı. Safiyye’yi azat etti ve onunla evlendi. Azat etmesini, Safiyye’nin mehrine saydı.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anh- rivayet ediyor, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Hayber (topraklarından) çıkan ekin ve hurmanın yarıya bölüştürülmesi üzerine Hayber halkı ile anlaşarak çalışmalarına izin verdi.
Muttefekun AleyhHayber kenti tarımsal bir bölge olup, orada Yahudiler'den bir topluluk yaşamaktaydı. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- hicretin yedinci yılında Hayber'i fethedince arazi/toprak ve tarlalarını ganimet olarak dağıttı. Sahabeler çiftçilik ve ekin işleriyle değil Allah yolunda cihat ve Allah'a davet ile meşguldüler. Hayber Yahudileri ise çiftçilik konusunda daha tecrübeliydiler. Zira uzun süredir bu işle meşguldüler. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- arazilerin ekilmesi ve ağaçların sulanması konusunda Hayber halkının yurtlarında kalmasına izin verdi. Çalışmalarına karşılık mahsulün yarısı Yahudilerin, diğer yarısı da Müslümanların olmak şartını koştu. Çünkü bu toprakların asıl sahibi artık Müslümanlar olmuştu.
İbn Ömer -radıyallahu anh-'den merfû olarak rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir: “Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem –zamanında bir adam karısını zinayla suçladı ve ondan olan çocuğunu reddetti. Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- Allah -Azze ve Celle-’nin buyurduğu gibi o ikisinin lanetleşmesini emretti. Rasûlullah- sallallahu aleyhi ve sellem- onları birbirinden ayırdı, çocuğu da annesine verdi."
Muttefekun AleyhBu hadiste Abdullan b. Ömer –radıyallahu anhuma- şöyle rivayet etmiştir: Bir adam karısını zinayla suçladı ve ondan olan çocuğunu reddetti. Kadın onun bu davasını yalanlayıp, kendisi için yapılan bu suçlamayı kabul etmedi ve o ikisi lanetleştiler. Koca kendisinin zinayla suçladığı hanımı hakkında doğru söylediğine dört kez Allah’ı şahit tutarak, beşincisinde de kendisine lanet eder. Sonra karısı kocasının yalancı olduğu hakkında dört kez Allah’ı şahit tutar, beşincisinde de Allah’ın gazabının kendisi üzerine olması için dua eder. O ikisi arasında lanetleşme tamamlandığında, Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- o ikisini birbirinden ebedi olarak ayırmış ve çocuğu kadına verip, adama değil kadına nispet etmiştir.
Abdullah b. Ömer –radıyallahu anhumâ-’dan- merfû olarak rivayet edildiğine göre falan oğlu filan ya Rasûlallah –sallallahu aleyhi ve sellem- birimiz karısını zina ederken görse ne yapması gerekir? Konuşsa büyük bir meseleye cevap vermiş, susacak olsan büyük bir mesele hakkında susmuş olacaksın dedi. Bunun üzerine Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- sustu ve cevap vermedi. O adam daha sonraki günlerde Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek sana sorduğum o konuyla imtihan olunuyorum dedi. Bunun üzerine Allah, Nur Sûresi'nin 6. ayetini indirdi; “Kendi eşlerini zina ile suçlayan fakat kendilerinden başka şâhidleri olmayan kimselere gelince…” ve bu ayetleri tamamladı. Sonra Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- adamı çağırdı, bu ayetleri okudu, vaaz ve nasihatte bulundu. Dünya azabının ahiret azabından daha hafif olduğunu bildirdi. Adam “Hayır” dedi. Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, o kadına karşı yalan söylemiyorum. Sonra ikinci olarak kadını çağırdı, vaaz ve nasihatte bulundu. Dünya azabının ahiret azabından daha hafif olduğunu bildirdi. Bunun üzerine kadın: Hayır! dedi seni gerçekle gönderen Allah’a yemin ederim ki kocam doğru söylemedi. Bundan sonra Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- önce erkekten başladı. Erkek kendisinin gerçekten doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört kere yemin etti, beşincisinde şayet yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diledi. Sonra Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- kadına döndü. Kadın erkeğin gerçekten yalancılardan olduğuna dair Allah’a dört defa yemin etti ve beşincisinde şayet o erkek doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Sonra Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- o ikisini ayırdı. «Allah ikinizden birinin yalancı olduğunu biliyor. Sizden tevbe edecek var mı?» diye sordu. Onlar tevbe etmekten çekindiler. Peygamber üçüncü defa: «Allah, ikinizden birinizin yalancı olduğunu bilmektedir. Binaenaleyh ikinizden tevbe edecek var mı?» buyurdu. «Artık bu kadın üzerinde senin hâkimiyetine hiçbir yol kalmadı.» buyurdu. Lanetleşen erkek: Benim (bu kadına vermiş olduğum) malım ne olacak? dedi. " Yine Saîd dedi ki; ona: "O mal sana ait değildir. Eğer sen zina isnadında doğru olsan bile sen o kadınla o mal mukabilinde cima etmiştin (böylece kadın onun hepsini hak etmiş oldu). Eğer sen zina isnadında yalancı isen, o mal senden daha uzaktır." denildi.
Muttefekun AleyhBu kıssanın sahibi olan, sanki hanımından şüphelenmişti. Onun zinaya düşmesinden korktu ve bu işte ne yapacağını bilemedi. Çünkü o hanımına zina iftirası atsa ve delil getiremezse kendisine iftira haddi uygulanır. Eğer susarsa bu da deyyusluk ve utanç verici bir şeydir. Bu düşüncelerini Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’e açıkladı. Olmadan önce soru sorulmasını kerih gördüğü için cevap vermedi. Çünkü bu şerrin gelmesinde acele etmek ve ona kapı açmaktır. Buna ilave olarak bu konuda Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’e bir şey inmemiştir. Bundan sonra soruyu soran bu zinayı gördü ve Allah onun ve hanımının hakkında hükmünü beyan eden ayetleri indirdi. Bu ayetler Nur Suresi'nden 6. Ayettir. “Kendi eşlerini zina ile suçlayan fakat kendilerinden başka şâhidleri olmayan kimselere gelince…” Sonra Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- adamı çağırdı bu ayetleri okudu, vaaz ve nasihatte bulundu. Eğer hanımına zina iftirasını atmada yalancı ise dünya azabı -o da kadına atılan zina iftirası sebebiyle erkeğe uygulanacak had cezasıdır- Ahiret azabından daha hafiftir. Hanımına zina iftirası etmediği ve yalan söylemediği için yemin etti. Sonra kadına nasihatte bulundu ve ona dünya azabının –o da (kadının yaptığı zinanın) cezası olan recim/taşlama- dır. Ahiret azabından daha hafif olduğunu haber verdi. Kadın kocasının yalancı olduğu konusunda Allah’a yemin etti. O vakit Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- Allah’ın başladığı gibi yani kocadan başladı. Karısının zina yaptığı hakkında doğru söylediğine dair dört defa yemin etti. Beşincisinde de eğer yalan söylüyorsa Allah’ın lanetinin kendi üzerine olması için yemin etti. Sonra da ikinci olarak kadınla devam etti. Kadın erkeğin gerçekten yalancılardan olduğuna dair Allah’a dört defa yemin etti ve beşincisinde şayet o erkek doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Sonra da onları ebedi bir şekilde/bir daha evlenemeyecekleri şekilde ayırdı. İkisinden biri yalancı olmasına rağmen, Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- onlara tövbe etmeleri için imkân sundu. Koca verdiği mihrini geri istedi. O mal sana ait değildir. Eğer sen zina isnadında doğru olsan bile sen o kadınla o mal mukabilinde cima etmiştin (böylece kadın onun hepsini hak etmiş oldu). Eğer sen zina isnadında yalancı isen ve büyük iftirayı atmış isen o mal senden daha uzaktır, buyurdu.
Ümmü Seleme –radıyallahu anhâ-’dan merfû olarak rivayet edildiğine göre bir kadın Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek ona kocası vefat etmiş, bir kızının olduğunu ve bunun gözlerinden rahatsızlanıp ona sürme çekmek istediğini söyleyince Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- iki ya da üç kere hayır dedi. «Sizden biriniz cahiliye döneminde sene sonunda bir tezek atardı. Hâlbuki o (bu iddet) dört ay on günden ibarettir.» buyurdu. Zeynep (binti Cahş) dedi ki: (Cahiliye döneminde) eğer kocası ölürse kadın eski bir eve girerdi. Eski elbise giyer, hiç koku sürünmez, hatta bir sene hiç yıkanmadan beklerdi. Sonra da eşek, kuş ya da koyun getirilir ve ön tarafını onunla silerdi. Onunla ön tarafını silip de ölmeyen bir şeye pek az rastlanırdı. Sonra dışarı çıkar ona bir tezek verilir ve onu atardı. Bundan sonra artık güzel koku ya da başka her neyse dilediğine döner kullanırdı.
Muttefekun AleyhBir kadın Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek fetva sorar. Kızının kocasının öldüğünü ve kızının iddet beklediğini haber verir. İddet bekleyen süsten uzak durur. Ancak o gözlerinin rahatsızlığından şikâyetçiydi. Bundan dolayı kızına sürme kullanmasında ruhsat/izin var mıdır? diye sormaya geldi. Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- (ruhsat olmadığının) kesin olduğunu bildirmek için hayır diyerek tekrar etti. Sonra Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- (iddet) iddetini azalttı. Ölen eşine ihtiramdan dolayı kadının iddet beklemesi dört ay on gündür. O, içinde rahatlık olan bu az sürede sabredemez mi? Cahiliye döneminde kadınlar küçücük bir eve girerdi. Bu ev sanki vahşi bir hayvanın yaşadığı delik/yer gibiydi. Süsten, koku sürmekten, yıkanmaktan ve insanların içine girmekten uzak dururdu. Tam bir sene boyunca insanlardan uzak dururdu. Üzerinde pislikler ve necasetler birikirdi. Geçirmiş olduğu sıkıntı, darlık, zorluk, meşakkat kocasına karşı görevlerini yerine getirmesi karşısında hiçbir şey değildir, bu tezek kadardır manasına bir işaret bu bekleme müddetini bitirdiğine dair kendisine verilen tezeği atardı. İslam geldi ve onların bu zor durumunu nimet ile değiştirdi. Darlığa karşı genişlik verdi. Onun gözüne sürme çekme işine sabrederek bunu yapmaması gerekir. İddet bekleyenin süslenmesine kapı açmaya bir basamak olmaması için ona ruhsat/izin yoktur.
Râfi b. Hadic –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Köpeğin satış bedeli pistir. Fahişeye ödenen ücret pistrir. Hacamat yapanın kazancı pistir.»
Müslim rivayet etmiştirNebi –sallallahu aleyhi ve sellem-, onlardan uzak durmamız/kaçınmamız için bize pis ve değersiz kazançların hangileri olduğunu açıklıyor. Temiz ve değerli kazançlara yönlendiriyor. Pis ve haram olanlar köpeğin satış bedeli, fahişenin zina etmesi karşılığında aldığı ücret ve hacamat işi yapanın kazancı.
Hanzala b. Kays anlatıyor: Râfi' b. Hadîc'e; araziyi, altın ve gümüş karşılığında kiraya verme meselesini sordum. O da; "Bunda bir sakınca yoktur. Çünkü insanlar, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında su boyları ile ark başları, tarla sahiplerine tahsis edilmek üzere ya da ekinden bir şeyler vermek şartıyla kiraya verirlerdi. Buna göre bazen birine ait olan yer telef olur, ötekinin hissesi kurtulurdu. Bazen de ötekinin hissesi kurtulur, diğerinin hissesi telef olurdu. (O dönemde) insanlar için bundan başka kiraya verme şekli yoktu. İşte bu sebepten dolayı bundan sakındırıldılar. Fakat bilinen ve garantili bir şey olursa, (böyle bir durumda araziyi kiraya vermede) bir sakınca yoktur." dedi.
Müslim rivayet etmiştirRâfi' b. Hadîc ailesinin, Medine’de en çok tarla ve bahçe sahibi olduklarını haber vermektedir. Ailesi tarlalarını cahiliyeden kalan âdetler üzere kiraya vermekteydiler. Arazinin bir bölümünü kendilerine, diğer bölümünü de çiftçiye vermek karşılığında kiraya verirlerdi. Bazen tarlanın bir kısmı ürün verir diğer kısmı ise telef olurdu. Belki de yer sahibi ırmak ve su arkı kenarında yetişen ürünleri alırdı. Buna göre bazen birine ait olan yer telef olur, ötekinin hissesi kurtulurdu. Bazen de ötekinin hissesi kurtulur, diğerinin hissesi telef olurdu. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- arazilerin bu şekilde kiraya vermelerini yasaklamıştır. Çünkü bu kiralama işleminde bir bilinmezlik, risk ve tehlike vardır. Meysir/Kumara benzer bir yönü bulunmaktadır. Bunun için asla caiz değildir. Mala karşılık olarak verilen bedelin bilinen bir şey olması gerekir. Ayrıca kâr ve zararda eşitlik olması gerekir. Bu tür ortaklıklar kâr ve zararda eşitlik ve adalet esası üzere kurulur. Şayet bedel karşılığında yapılan bir kiralama ise bu bedelin muhakkak bilinmesi gerekir. Bu sebeple arazinin altın, gümüş yahut topraktan elde edilen ekin yahut başka bir tür yemek karşılığında olması caizdir. Zira hadisin genel ifadesi bu tür kiralamayı da içine alır: “Fakat bilinen ve garantili bir şey olursa, (böyle bir durumda araziyi kiraya vermede) bir sakınca yoktur."
Ebu Hureyre –radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- beş vesk (612 kg) altında yahut da beş vesklik miktarda olarak arâyâ (ariyye kelimesinin çoğuludur, taze hurmanın henüz ağacın dalında iken ölçü-tartı kullanmaksızın tahmin yoluyla kuru hurma karşılığında alınıp satılmasıdır) satışına izin verdi.
Muttefekun Aleyh‘’el-Arâyâ’’ kelimesi "Ariyye " teriminin çoğuludur. Manası ise; fakir olup, sadece kuru hurmaya sahip olan bir kimsenin rutab (taze hurma'yı) ilk vaktinde yemek isteyip, henüz taze hurma ağacı dalındayken karşılığında kuru hurma verip satın almasıdır. Ancak izin verilen miktar beş vesk'dır (612 kg). Asıl itibariyle haram olan ‘’el-Arâyâ’’ satışı ihtiyaç sebebiyle, genel olarak ihtiyaç miktarınca mubah olmuştur. İzin verilen miktar da beş vesk (612 kg) ya da daha azıdır. Çünkü bu miktar ile rutab (taze hurma)'ya olan ihtiyaç giderilir/yeterlidir. Burada haram kılınmasının aslı fazlalık faizidir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem'e- taze hurmanın kuru hurma ile satılması hakkında soru sorulunca " Taze hurmanın vezni kuruyunca azalıyor mu?" diye karşılı vermiştir. Sahabeler de " Evet" deyince "Öyleyse olmaz" diye buyurmuştur. Bu hadis sahihtir. Dört sünen ve müsned kitaplarında rivayet olunmuştur.
Zeyd b. Sâbit -radıyallahu anh-'den- merfû olarak rivayet olunan bir hadiste şöyle haber verilmektedir: "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ariyye sahibine onu göz kararı ile kuru hurma mukabilinde satmak için ruhsat verdi." İmam Müslim'in bir rivayetinde ise "Göz kararı ile kuru hurma mukabilinde alarak taze taze yiyecekleri (ariyye) hakkında ruhsat vermiştir."
Muttefekun AleyhÖnceden ifade edildiği üzere, ağaç üzerinde dalında bulunan hurmayı misli bir hurma karşılığında satmak haram kılınmıştır. Bu tür alışveriş, haram kılınmış ve kendisine müzâbene ismi verilmiştir. Daldaki hurmayı rutab, yani tam olgunlaşmadan olgunlaşıp, kurumuş hurma karşılığında satmak daha da fazla yasaklanmıştır. Zira yaş ve kuru hurmanın şu iki cihetten denk ve eşit olmadığı görünür: 1- İkisinin de göz kararı ile satılıyor olması 2- Birinin yaş, diğerinin kuru olması. Bu tür alışveriş fazlalık ribâsı (Riba’l-Fadl) türündendir. Geçmişte insanların bir şeyleri satın alacak para hükmündeki değer ifade eden malları bulunmamaktaydı. Medine’ye taze hurma geldiğinde bazı insanların alacak parası bulunmazdı. İnsanların taze hurma yemesi için ellerinde bulunan kuru hurma karşılığında bu taze olan hurmaları satın almalarına ruhsat verilmiştir. Ancak burada riayet edilmesi gereken husus değişimi yapılan taze hurmaların kuru hale gelmeye yüz tuttuğunda yerine alınan kuru hurmalara denk miktarda olması gerekir.