





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhumâ-'dan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Mekke'ye Kedâ'dan, Bathâ'nın yanındaki yukarı yoldan girdi ve aşağı yoldan da çıktı."
Muttefekun AleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Veda Haccı'nda Mekke'ye girerken zilhiccenin dördünde Zîtuvâ'da gecelemiştir. Sabah olduğunda Mekke'ye yüksek tepenin bulunduğu yukarı yoldan girmiştir. Çünkü bu yol, Mekke'ye girmek için en kolay yoldur. Çünkü Medine'den gelmiştir. Hac ibadetini tamamladıktan sonra Mekke'den Medine'ye alt yoldan gitmiştir. O da Cervel'e gelen yoldur. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in dönüşte başka bir yolu kullanması, O'nun ibadet yerlerini çoğaltması için olabilir. Tıpkı Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Arafat'a gidip başka yoldan dönmesi ve bayram namazını ve nafile namazı beş vakit namazı kıldığı yerden başka bir yerde kılması gibi. Bu; yeryüzünün (kıyamet günü) üzerinde olan olayları haber vereceği zaman onun ameline şahitlik etmesi için ya da Medine'den Mekke'ye gelen ve giden için girişi ve çıkışı uygun olmasından dolayıdır.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhumâ-’dan rivayet edildiğine göre o, şöyle dedi: "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- (Medine’den çıkarken) Şecere yolundan çıkar, Mu`arres yolundan dönerdi. Mekke’ye de Seniyyetu’l`Ulyâ’dan (Yukarı Seniyye yolundan) girer, Seniyyetü’s-Suflâ’dan (Aşağı Seniyye yolundan) çıkardı."
Muttefekun AleyhAbdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-'nın rivayet ettiği hadis, Cuma, Bayram vb.hususlarda farklı yolları kullanmanın müstehap olduğu konusuna delalet eden bir hadistir. Hadiste geçen Muhalefetu't-Tarik ifadesinin manası: İbadeti yapmak için müslümanın bir yoldan gidip, başka bir yoldan dönmesidir. Örnek olarak yolun sağ tarafından gidip, sol tarafından dönmesi gibi. Bu husus iki bayram namazına gidip gelirken Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sabit olmuştur. Cabir -radıyallahu anh- şöyle rivayet etmiştir: Bayram günlerinde Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- farklı yollardan gidip dönerdi. Yani Bir yoldan gider başka bir yoldan geri dönerdi. Şerhini (açıklmasını) yapmış olduğumuz bu hadis de bunu ifade etmektedir. Farklı yollardan gidip gelmenin hikmeti hususunda alimlerin çeşitli görüşleri vardır. Bunların en meşhurları şunlardır: 1- Kıyamet gününde bu iki yol ona şahitlik eder; çünkü kıyamet gününde yeryüzü, üzerinde yapılan iyi yada kötü işlere şahitlik edecektir. Eğer bir yoldan gidip, diğerinden dönerse bu iki yol kıyamet gününde bayram namazını eda ettiğine dair onun için şahitlik eder. 2- Dini bir hususu; bayram ibadetini izhar etmiş olur. Çarşılar her taraftan dolup taşar. Eğer şehrin sokaklarında bu artarsa bu, ibadetin izhar edilmesini sağlar. Çünkü bayram namazı dinin bir şiarıdır. Bunun delili insanlara, bayram namazını kılarak izhar etmek ve ilan etmek için açık alanlara çıkmalarının emredilmiş olmasıdır. 3- Farklı yollardan gidip gelmek çarşı pazarda olan yoksullar içindir. Her iki yoldan giderek oradaki fakirlere tasadduk etmiş olur. Ancak bu görüşler arasından en doğrusu -en doğrusunu Allah bilir- bu ibadetin izhar edilip, bayram namazı için çıkarak şehrin bütün sokaklarının dolmasıdır. Şerhini yaptığımız bu hadiste geçtiği üzere Hac esnasında Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Meke'ye yukarıdan girip, aşağısından çıkarak farklı yollardan gidip gelmiştir. Aynı şekilde Arafat'a gidişi de böyledir. Bir yoldan gidip başka bir yoldan dönmüştür. Alimler Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem'in bunu ibadet amaçlı mı yoksa giriş çıkışın daha kolay olması için mi yaptığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Çünkü Mekke'ye yukarıdan girmek ve aşağıdan çıkmak daha kolaydı. Bazı alimler ilk görüşü; Mekke'ye yukarısından girip aşağısından çıkmanın sünnet olduğu görüşü tercih etmişlerdir. Arafata da bir yoldan gelip diğer başka bir yoldan dönmenin sünnet olduğu görüşündedirler. Bazı alimlerde bunun yolun kolaylığından dolayı olduğu görüşündedirler. Yukardan ya da aşağıdan olması fark etmez önemli olan, kolay olanın seçilmesi gerekir. demişlerdir. Her halukarda Hacı ve umreciye Mekke'ye yukarıdan girip, aşağıdan çıkması kolay ise bu güzel olandır. Eğer bu ibadetse bunu idrak etmiş olur. Eğer ibadet değilse de bunun ona bir zararı yoktur. Eğer bunu yapmak onun için kolay olmayacaksa günümüzde olduğu gibi bunu yapmak için kendisini zorlamasına gerek yoktur. Yollar bir kanaldan yönlendirilmektedir. Kişinin yöneticiye muhalefet etmesi mümkün değildir. Allah'a hamd olsun bu hususta genişlik vardır.
Ebû Süleyman Mâlik b. Huveyris -radıyallahu anh- şöyle dedi: Biz aynı yaşlarda bir grup genç Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelmiş ve yirmi gün boyunca yanında kalmıştık. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi. Bizim yakınlarımızı özlediğimizi anlayınca, geride ailemizden kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de kendisine söyledik. O zaman şöyle buyurdu: «Haydi ailenizin yanına dönün ve onların yanında kalarak kendilerini bilgilendirin. Onlara şu namazı şu vakitte, bu namazı bu vakitte kılmalarını söyleyin. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, en büyüğünüz de size imam olsun.» Buhârî bir rivayetinde şunu ilâve etmiştir: «Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz, siz de öyle namaz kılın.»
Muttefekun AleyhMâlik -radıyallahu anh- şöyle dedi: "Biz aynı yaşlarda bir grup genç olarak Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelmiş ve yirmi gün boyunca yanında kalmıştık." Bu hâdise hicretin dokuzuncu senesinde Amu'l-Vufûd (elçiler senesi) da vuku bulmuştur. Bunlar, genç kimseler olup, yirmi gün boyunca Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanında kalmış ve Allah'ın dinini iyi bir şekilde öğrenmek için gelmişlerdir. Mâlik -radıyallahu anh- şöyle dedi: "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi. Bizim yakınlarımızı özlediğimizi anlayınca," Yani ailemizi özlemiştik. "Geride ailemizden kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de kendisine söyledik. O zaman şöyle buyurdu": «Haydi ailenizin yanına dönün ve onların yanında kalarak kendilerini bilgilendirin. Onlara şu namazı şu vakitte, bu namazı bu vakitte kılmalarını söyleyin. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, en büyüğünüz da size imam olsun.» Buhârî bir rivayetinde şunu ilâve etmiştir: «Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz, siz de öyle namaz kılın.» Bu, bize Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in rahmet ve şefkatle meşhur olduğunu göstermektedir. O, insanlara karşı en merhametli ve onlara en faydalı olandır. O, onların ailelerine olan özlemlerini gördükten ve arkada kimi bıraktıklarını sorup onlar da haber verdikten sonra onlara ailelerine dönmelerini emretmiştir. «En büyüğünüz de size imam olsun.» Büyük olanın imamlığa takdim edilmesi vardır. Bu, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şu sözüyle çelişmez. «Bir kavmin içinde Allah'ın kitabını en iyi okuyan kimse onlara imam olur.» Çünkü bu gençlerin hepsi aynı zamanda Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gelmişlerdir. Kur'an-ı Kerim'i okumada aralarında bir fark olmadığı anlaşılmaktadır. Okumada bazısı bazısından daha iyi değildir ve hepsi birbirine yakın okumaktadırlar. Kıraatta, sünnette ve hicrette eşit iseler, o zaman yaş olarak en büyüğe dönülür ve imamlık için o takdim edilir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in: «Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz, siz de öyle namaz kılın.» sözü, insanlara, Nebevî öğretinin söz ve amel ile olduğunu göstermektedir. Namazını sükûnet içinde kılmayana bunu sözlü olarak şöyle öğretmiştir: «Namaz kılmak istediğinde abdestini güzelce al! Sonra kıbleye yönel ve tekbir getir! Kur'an'dan kolayına gelen yeri oku! Sonra rükuya git..." Ancak bu hadiste geçen gençlere ameli olarak namazı öğretmiştir.
İmrân b. Husayn -radıyallahu anhuma- şöyle demiştir: Kur'ân'da Mut'a ayeti (temettu haccının câizliği) nazil oldu ve bizler Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte temettu haccı yaptık. Artık, Rasûlullah vefat edinceye kadar Kur'an bunu haram kılmadı ve bunu yasaklayan bir ayet de inmedi. "Bir adam da kendi görüşü ile dilediği şeyi söyledi." Buharî şöyle demiştir: “Bunu söyleyen Ömer’dir. Başka bir rivayet şöyledir: Kur'ân'da Mut’a ayeti –yani temettu haccının caizliği- hakkında ayet nazil oldu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize onu yapmamızı emretti. Sonra da, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- vefat edinceye kadar mut'atu'l-hac ayetini nesh eden (hükmünü kaldıran) bir ayet inmediği gibi, onu yasaklayan bir ayet de inmedi." Her ikisi de (Buharî ve Müslim) aynı manaya gelen hadisi zikretmiştir.
Müslim rivayet etmiştir - Muttefekun Aleyhİmrân b. Husayn -radıyallahu anhuma- temettu haccını zikretmiştir. Dedi ki: Şüphesiz ki temettu haccı Allah'ın kitabı ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti ile meşru kılınmıştır. Kitab'a gelince; (Hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser.) Sünnete gelince; Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in fiilî ve bunu ikrar edip onaylaması bunun delilidir. Temettu haccını haram kılan ayet inmemiştir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de yasaklamamıştır. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- vefat etmişti, fakat temettu haccının hükmü baki kalmış bundan sonra da hükmü kalkmamıştır. Bir adam nasıl olur da temettu haccını yasaklar. Bu söz ile Ömer -radıyallahu anh-'ın kendi ictihadı ile bütün yıl boyunca Allah'ın evini ziyeret edenlerin çoğalması için hac aylarında temettu haccını yasaklamasına işaret ediyor. Çünkü hac yapanlar umreyi hac ile beraber yaparlarsa, hac mevsimi dışında tekrar ihrama girmezler. Ömer -radıyallahu anh-'ın yasaklaması haram kılmak yahut da kitap ve sünnet ile ameli terk etmek için değildir. Ancak o geçici bir süre ve umumi bir maslahat olması için bunu yasaklamıştır.
Ebu Cemre -Nasr b. İmrân Ed-Dubaî- anlatiyor: "İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'ya temettu haccından sordum; bana temettu haccı yapmamı emretti. O'na, hacda kesilen kurbandan sordum. "Bu hususta deve, sığır, davar veya kana (kurbana) ortak olmak imkanları var (bunların hepsi meşrudur) dedi." Ebu Cemre der ki: "Bazı insanlar temettu haccını hoş görmezlerdi." Sonra uyudum. Rüyamda birisini gördüm (bana gelip): "Makbul umre, mebrur hac!" diye müjdeledi. Hemen İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'ya gelip haber verdim. Bana: "Allahu Ekber! Ebu'l-Kâsım -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti." dedi.
Muttefekun AleyhEbû Cemre İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'ya temettu haccından sordu. İbn Abbâs -radıyallahu anhuma- ona bu haccı yapmasını emretti. Sonra Ebu Cemre, ona, hedy kurbanı ile birlikte ayette geçen Allah Teâlâ'nın şu sözünü sordu: "Her kim hacca kadar umre ile yararlanmak isterse kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir." Ona ayette geçenin deve olduğunu ve onun en faziletli kurban olduğunu sonra inek, koyun ya da ortaklaşa kesilen bir devenin yedide biri yahut da bir ineğin yedide biri olduğunu haber verdi. Hedy ve kurban bayramı, kurbanı kesmek için ortak olacakların sayısı en fazla yediye ulaşır. Sanki bir kişi Ebu Hamza'nın temettu haccına itiraz etmişti. Rüyasında bir sesin kendisine ''Makbul umre, mebrur hac!'' şeklinde seslendiğini duydu. Bu güzel rüyayı müjdelemek için İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'ya geldi. Salih rüya peygamberliğin bölümlerinden bir parça olduğu için, İbn Abbâs -radıyallahu anhuma- bu rüya ile sevindi. Allah Teâlâ'nın onu doğruya ulaştırdığını müjdeledi ve şöyle dedi: "Allahu Ekber! Bu, Ebu'l-Kâsım -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti.''
Ebu Katade -radıyallahu anh- şöyle dedi: “Rasulullah -sallallahu aleyhi ve selem- hac görevini yapmak için (Medine’den yola) çıktı. Onunla beraber sahabeler de yola çıktılar. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- içlerinde Ebu Katade’nin de bulunduğu sahabelerden bir grubu gönderdi ve: «Sizler sahil yolunu tutunuz, nihayetinde buluşuruz!» buyurdu. Onlar deniz sahili yolunu tuttular. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’den ayrıldıktan sonra Ebu Katade hariç hepsi ihrama girdiler, yalnız o ihrama girmedi. Onlar giderken bir ara yaban eşeği sürüsü gördüler. Ebu Katade yaban eşeklerinin üzerine hücum etti ve onlardan bir dişi eşek vurdu. Onların hepsi binitlerinden indiler ve onun etinden yediler. Birbirlerine: "Bizler ihramlı olduğumuz halde av eti yiyebilir miyiz?" dediler. Yaban eşeğinin etinden arta kalanı yanlarımızda taşıdık. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına geldiğimiz vakit bunun hükmünü ona sorduk? «Sizden hiç kimse Ebu Katade’ye o yaban eşeğine hücum etmesini emir yahut işaret etti mi?» buyurdu. Sahabeler: Hayır! dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «O halde bu av etinden artanı yiyiniz!» buyurdu.” Başka bir rivayette: «Ondan bir şey kaldı mı?» dedi. Ben: Evet dedim. Bunun üzerine O'na, budu uzatıp verdim ve O, ondan yedi.
Muttefekun AleyhNebi -sallallahu aleyhi ve selem- Hudeybiye anlaşmasının yapıldığı yılda umre yapmak için yola çıktı. Medine'deki mikat bölgesine ulaşmadan önce Zulhuleyfe'ye yakın bir yerde düşmanın sahil yolundan gelip onu ele geçirmek istediği haberi ulaşınca, Ebû Katade'nin de aralarında bulunduğu sahabelere sahil yolunu tutup düşmanın önünü kesmelerini emretti. Sahabeler de o yolu tuttular. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'le buluşmak için anlaştıkları yere gitmek için yola çıktıklarında Ebû Katade hariç hepsi ihrama girdiler, yalnız o ihrama girmedi. Yolculukları esnasında yaban eşeği sürüsü gördüler. Ebu Katade -radıyallahu anh- ihramda olmadığı için sürüyü görmesini içlerinden temenni ettiler. sürüyü gördüğünde yaban eşeklerinin üzerine hücum etti ve onlardan bir dişi eşek vurdu. Onların hepsi onun etinden yediler. Sonra ihramlı oldukları için o yabani eşekten yemelerinin caiz olup olmadığı hususunda şüpheye düştüler. Yaban eşeğinin etinden arta kalanı Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelene kadar yanlarında taşıdılar. Bunun hükmünü sorduklarında; Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-; «Sizden biriniz yaban eşeğine hücum etmesinde ya da bulmasında ona yardımcı olup işaret etti mi?» diye onlara sordu. Onlar; bu dediklerinden hiç biri olmadı dediler. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onun helal olduğu konusunda onların kalplerini mutmain kıldı. Onlara, etin geri kalan kısmını da yemelerini emretti. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kendisi de onların kalplerinin rahat etmesi için o etten yedi.
Ebû Mûsâ el-Eş'ârî -radıyallahu anh- şöyle demiştir:Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında güneş tutuldu.Bunun saat (yani kıyamet alâmeti) olmasından korkarak telâşla kalktı ve mescide geldi. Ve o zamana kadar asla yaparken görmediğim en uzun kıyam, ve en uzun sucûdlarla namaz kıldırdı. ve: "Allah-Azze ve Celle'nin- göndermekte olduğu işte bu âyetler, hiçbir kimsenin ölmesinden, ve hayâtından dolayı olmaz. Lâkin Allah bu tutulma ile kullarını korkutur. Binâenaleyh sizler bu kabilden (korkunç) birşey gördüğünüz zaman hemen Allah'ı zikr etmeye, Allah'a dua etmeye ve Allah'tan mağfiret istemeye (koyulup) sığınınız" buyurdu.
Muttefekun AleyhNebî -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında güneş tutulduğu zaman korkarak telaşla kalktı.Çünkü Rabbi Allah Teâlâ'yı tam bir şekilde bilmesi O'ndan çok korkmasını ve çokça gözetmesini gerektirdi.Yeryüzünde yaşayanların çoğunun sapık olmaları,azmaları yahutta Sûr'a üflenecek saatin gelmesi sebebiyle mescide girdi.İnsanlara Kusüf namazını kıldırdı.Ve tövbesini ve dönmesini göstermek için o zamana kadar asla yaparken görülmeyen en uzun namazı kıldı.Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- rabbine olan yalvarmasını ve münacatını bitirince insanlara yönelerek onlara nasihat etti.Ve dua için acele edip,istiğfar etmeleri,zikir etmeleri ve namaz kılmaları için Allah'ın bu ayetleri kullarına ibret olması,hatırlatması ve korkutması için gönderdiğini açıklıyordu.
Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre:Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Adamın biri, bir başkasından bir tarla satın aldı. Tarlayı satın alan adam, tarlada altın dolu bir çömlek buldu. Tarlayı kendisine satmış olan adama:Altınlarını al. Çünkü ben, senden sadece tarlayı satın aldım. Altınları satın almadım.dedi. Tarlayı satmış olan adam da: Ben sana tarlayı ve içindeki şeyleri birlikte sattım deyince ikisi bir adama gidip hakemlik yapmasını istediler. Hakemlik yapan adam: Sizin çocuklarınız var mı? diye sordu. Onlardan biri: Benim bir oğlum var. dedi. Diğeri de: Benim de bir kızım var dedi. Hakem; Bu oğlan ile kızı birbirleriyle evlendirin ve bu altından onlara sarfedip sadaka olarak verin dedi.
Bir çok rivayet ile Muttefekun Aleyh'dirNebî -sallallahu aleyhi ve sellem- adamın birinin, bir başkasından bir tarla satın aldığını haber verdi.Satın alan kişi tarlada altın bulduaşırı verasından dolayı altını sahibine geri verdi.Çünkü o tarlayı satın aldı içine konulan altını almadı.Aşırı verası ve doğru olanı araştırmasından dolayı satan alan kişi de altını almak istemedi.Çünkü o da tarlayı ve içindekileri satmıştı.Anlaşmazlığa düştüler hakime dediler ki:Onu alacak ve senin uygun gördüğün yere koyacak birini gönder.Bunu yapmaktan geri durdu.Onlara kendilerinin sizin çocuklarınız var mı?diye sordu.Onlardan biri: Benim bir oğlu olduğunu haber verdi.Diğeri de: Benim de bir kızı olduğunu haber verdi.Hakem; Bu oğlan ile kızı birbirleriyle evlendirin ve bu altından onlara sarfedip sadaka olarak vermelerini önerdi.
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'tan merfû olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: «İki kadın vardı. Bunların beraberlerinde iki de çocukları vardı. Bir kurt gelerek bu çocuklardan birini kapıp kaçırdı. Kadın, arkadaşına; "Kurt senin çocuğunu kaçırdı!" dedi. Diğeri ise: "Hayır, senin çocuğunu alıp gitti!" dedi. Bunlar (ihtilafa düştüler) Hükmolunmak üzere Davud -aleyhisselam-'a başvurdular. Davud -aleyhisselam-, büyük kadın lehine hükmetti. Küçük kadın, hükme razı olmayınca, davayı Süleyman -aleyhisselam-’a götürdüler. Süleyman -aleyhisselam-: "Bir bıçak getirin, çocuğu ikiye böleyim, size birer parça vereyim!" diye hükmetti. Küçük kadın: "Böyle yapma! Allah'ın rahmetine mazhar ol! Çocuk onundur!" dedi. Süleyman -aleyhisselam- bu cevap üzerine çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetti.»
Muttefekun AleyhPeygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bize, iki oğullarıyla beraber çıkan ve ikisinden birinin oğlunu kurdun yediği ve diğerinin oğlunun kaldığı iki kadının kıssasından haber veriyor. İki kadından her biri o kalan çocuk benim diyor. Davud -aleyhisselam-'a davalaşmak için gittiler. Davud -aleyhisselam-, kendi içtihadıyla büyük kadın lehine hükmetti. Çünkü büyük kadın doğum yapmayı bırakmış olabilirdi. Ama genç olana gelince belki de ilerde başka çocuk yapabilirdi. O'nun yanından oğlu Süleyman -aleyhisselam-'a gittiler. Ona bu olaydan haber verdiler, o da bir bıçak istedi ve dedi ki: Bu çocuğu ikiye böleyim, size birer parça vereyim! Büyük olan kabul etti, ama küçük olan itiraz etti ve çocuk büyük olan kadınındır, dedi. Küçük olanı şefkat ve rahmet yakaladı. Çünkü gerçekten onun oğlu idi ve küçük olan; "Ey Allah'ın nebisi onun oğludur." dedi. Bu şekilde bu oğlana rahmet etmesi ve o büyük olanın oğludur demesi sebebiyle delil ve karineyle birlikte hükmü küçük olan kadının lehine verdi. Oğlanın yaşaması ikiye kesilmesinden daha evladır. Böylece Süleyman -aleyhisselam- küçük olan kadının lehine hüküm verdi.