





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Âişe -radıyallahu anha-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir defasında Beytullah'a kurbanlık koyun hediye etti."
Muttefekun AleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Beytullah'a en çok deve kurbanı gönderiyordu. Çünkü faydası daha büyük ve ecri daha çoktu. Âişe -radıyallahu anha- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bir keresinde koyun kurbanı hediye ettiğinden haber vermiştir. Behimetu'l Enâm (koyun, sığır, deve cinsi) hediye etmek caizdir. Bu hayvanlarda, Allah'ın şiarını izhar etme ve O'nun rızasını kazanmak için kan akıtmak vardır. Bu da iki ibadeti içerir. Sadaka ve O'nun rızası için kan dökmek. Daha önceleri putlar ve tağutlar için kan dökülürdü.
Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallahu anh-’dan merfû olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah -salallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Kendisine emredileni tamı tamına, eksiksiz olarak ve gönül hoşluğu ile yerine getirip verilmesi istenilen kişiye veren güvenilir müslüman kasadar, sadaka veren iki kişiden biridir.» Başka bir rivayette: «Emredileni veren» şeklindedir.
Buhârî rivayet etmiştir - Muttefekun Aleyh. Hadisin bu lafzı Buhârî'ye aittirEbû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Kendisine emredileni tamı tamına, eksiksiz olarak ve gönül hoşluğu ile yerine getirip verilmesi istenilen kişiye veren güvenilir müslüman kasadar, sadaka veren iki kişiden biridir.» Muttefekun Aleyh. Hâzin/Kasadar mübteda ve ehad'ul mütesaddikin/sadaka veren iki kişiden biridir ise haberdir. Şüphesiz ki kasadar iki kişi, şu dört özelliği toplayan kişidir: Müslüman olmak, güvenilir olmak, kendisine verilmesi için bırakılan şeyi yerine vermek, verilmesi istenileni gönül rahatlığıyla verirken mutlu ve güleryüzlü olmak. Birinci Özellik: İslam, yani müslüman olmaları. Bu kimseler müslümandır. Burada kâfir kastedilmemiştir. Eğer kasadar olan kimse güvenilir, vermekle emrolunanı veren bir kâfir ise o kimseye ecir yoktur. Çünkü kafirlere yapmış oldukları hayırdan dolayı kıyamette sevap yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik." (Furkân Suresi: 23) Başka bir ayette: "Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır." (Bakara Suresi: 217) buyrulmuştur. Eğer kâfir kimse hayır işler, sonra müslüman olursa geçmişte yapmış olduğu hayırların karşılığı ona verilir. İkinci özellik: Güvelir olan kimsedir. Emanet olarak ona verirler. Verilen malı korur, ifsad etmez, aşırılığa gitmez ve kendi malına katmaz. Üçüncü Özellik: Vermekle emrolunduğu şeyi yerine getirir. Çünkü bazı insanlar güvenilir olabilir. Ancak üşengeç olabilir. Bu kimse ise güvenilir ve vermekle emrolunduğunu yerine getirendir. Gücü ve güvenilirliği bir arada toplamıştır. Dördüncü Özellik: Verilmesi istenileni gönül rahatlığıyla verirken mutlu ve güler yüzlü olandır. Yani verdiği kimsenin başına kakmaz ya da kendi kereminden verdiğini izhar etmez. Bilakis gönül hoşnutluğuyla verir. Bu kimse kendi malından bir kuruş vermemiş olmasına rağmen sadaka veren iki kişiden biridir. Örnek olarak: Bir kişi mal sahibidir. Kasadar olan kişi; Müslüman güvenilir, verilmesi emredileni gönül rahatlığıyla sahibine veren birisidir. Kendisine malı güvendiği için veren kimse "Ey falanca! Şu fakire on bin riyal ver!" dediğinde, bu kasadar olan kimse Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-‘in (bu hadiste) vasfettiği gibi verirse, on bin riyal sadaka veren kimse gibidir. Sadaka veren kimseninde sevabından hiçbir eksilme olmaz. Ancak bu Allah –Azze ve Celle-‘nin lütfudur.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bineği üzerinde iken, bineği kendisini ne tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılar ve başı ile ima ederdi. İbn Ömer -radıyallahu anhuma- da böyle yapardı. Bir rivayette: ''Devesi üzerinde vitir kılardı.'' Müslim'de: ''Devesinin üzerinde farz namaz kılmazdı.'' Buhari'deki bir rivayette: ''Farzlar dışındaki'' (Yani nafile namazları kılardı farzları kılmazdı) şeklinde rivayet edilmiştir.
Buhârî rivayet etmiştir - Muttefekun AleyhRasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bineği nereye yönelirse yönelsin kıble tarafına yönelmese bile bineğinin üzerinde sadece nafile namaz kılardı. Rükû ve secdeye işaret etmek için başı ile îma ederdi. Kıbleye yönelmek, rükû ve secde etmek için kendini zorlayarak bineğinden inmezdi. Bu namazın mutlak bir nafile yahut ratip sünnetlerden olması yahut da sebebe binaen kılınan nafilelerden olması arasında bir fark yoktur. (Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bineği üzerinde farz namaz kılmazdı) Bunu farz olan namazlarda yapmazdı. Keza devesi üzerinde vitir namazını da kılardı.
Âişe radıyallahu anha- şöyle dedi: Ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kurbanlık develerinin gerdanlıklarını ellerimle ördüm, sonra o develeri işaretledim, boyunlarına gerdanlık taktı -ya da taktım- ve sonra Beytullah'a gönderdi. (Kendisi de) Medine'de kaldı, ama (bununla) kendisine helâl olan hiç bir şey haram olmadı.
Muttefekun AleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Beytullah'ı takdis ve tazim ediyordu. Kendisi gitmediği zamanda bile Beytullah'ı tazim ettiği için ve etrafında ona komşu olanlara ikram olsun diye kurbanlık hayvan gönderiyordu. Kurban gönderdiğinde insanlar Beytullah'a gönderilen kurban olduğunu bilsinler diye onlara işaret koyar ve gerdanlık takarlardı ki, kurbanlara ihtiram etsinler ve kötü muamelede bulunmasınlar. Âişe -radıyallahu anha- kendisinin, gerdanlıkları elleri ile ördüğünü söyleyerek bu haberi kuvvetlendirmiştir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kurbanı, Beytullah'a gönderdiğinde Medine'de kaldı. İhramlı olan kimsenin kadınlardan, koku sürmekten, dikişli elbise giymek ve benzeri yasaklardan kaçındığı gibi kaçınmadı. Bilakis ihramda olmadığı zamandaki gibi her şey ona helal olduğu şekilde hareket etti.
Abdullah b. Ömer -radıyallahu ahumâ-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, (Mekke'nin Fethi günü, beraberinde) Üsâme b. Zeyd, Bilal ve Osman b. Talha olduğu halde Beytullah'a girip üzerlerine kapıyı kapadılar. (Kapıyı) açtıkları zaman (oraya) ilk giren ben oldum. Bilal ile karşılaşıp ona: "Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, Beytullâh'ın içinde namaz kıldı mı?" diye sordum. Bilal: "Evet, iki Yemânî direğin arasında namaz kıldı" diye cevap verdi.
Muttefekun AleyhAllah -Tebareke ve Teâlâ-, Mekke'yi fethettiğinde, Beytullah'ı putlardan, heykellerden ve resimlerden temizledi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Kabe-i Müşerrefe'ye girdi ve yanında iki hizmetcisi Bilal, Usâme ve Kabe'nin bekçisi Osman b. Talha -radıyallahu anhum- da bulunuyordu. Rasûlullah içeri girdiğinde kapıyı kilitlediler ki insanlar nasıl ibadet edeceğini görmek için izdiham etmesinler ve onu, Rabbi ile münacaat etmek ve vermiş olduğu nimetlere şükretmek maksadından alıkoymasınlar. İçerde uzun bir vakit durduktan sonra kapıyı açtılar. Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhumâ-, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hareketlerini ve sünnetini araştırıp öğrenme hususunda hırslıydı. Bundan dolayı Kâbe'nin kapısı açıldığında ilk giren o oldu. Bilal'e, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- içerde namaz kıldı mı? diye sordu. Bilal: "Evet, iki Yemânî direğin arasında namaz kıldı." diye cevap verdi. O zaman Kabe-i Müşerrefe, altı direkten oluşuyordu. Namaz kılarken üç direği arkasına, iki direği sağına ve bir direği de soluna aldı. Duvar ile arasında üç zira (arşın) mesafe bırakarak iki rekat namaz kıldı ve dört köşesinde dua etti.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kurbanlık devesini çekip götüren bir kimse gördü ve ona: «Deveye bin!» buyurdu. O zât: Bu kurbanlıktır (nasıl binerim)? dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Bu (kurbanlık) deveye bin!» buyurdu. O zâtın bindiğini gördüm. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in peşine düştü. Hadisin başka bir lafzında: İkincisi ya da üçüncüsünde: «Yazıklar olsun sana! Bin şu deveye!» buyurdu.
Muttefekun AleyhNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kurbanlık devesini çekip götüren bir kimse gördü ve o kimsenin bu deveye binmeye ihtiyacı vardı. O adama: «Deveye bin!» buyurdu. Onların nazarında hac kurbanının değeri büyüktü ve deveye binmeye yönelmedi. Beytullah'a hediye edilmiş bir kurbandır dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem,- ikinci ya da üçüncü kez tekrarladı ve hitabını sertleştirerek «Deveye bin!» dedi.
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre: Bir adam Cuma günü Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hutbe verirken Dâru'I-Kadâ tarafındaki bir kapıdan içeriye girdi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e yöneldi, karşısında ayakta durdu. Sonra şöyle dedi: Yâ Rasûlallah, mallar helak oldu, yollar kesildi. Allah'a dua et de bizlere yağmur ihsan etsin. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- iki elini kaldırdı, sonra: «Ey Allah'ım! Bize yağmur ver, Ey Allah'ım! Bize yağmur ver, Ey Allah'ım! Bize yağmur ver.» dedi. Enes dedi ki: Allah'a yemin ile söylüyorum, o sırada biz gökyüzünde ne kalın, ne de ince bir bulut görüyorduk; bizimle Sel' Dağı arasında hiçbir ev ve hiçbir konak da yoktu. Enes dedi ki: Derken Rasûlullah'ın arka tarafından kalkan şeklinde bir bulut çıktı. O bulut semanın ortasına varınca yayıldı. Sonra yağmur yağmağa başladı. Allah'a yemin ediyorum ki, biz bir hafta Güneş'i görmedik. Sonra (öbür) cuma günü, yine RasûlulIah ayakta hutbe verirken, yine o kapıdan bir kimse daha girdi; Rasûlullah'ın karşısına geçip dikildi. Yâ Rasûlallah! Mallar helak oldu, yollar kesilip kapandı. Allah'a dua et de artık bu yağmurları bizden tutsun, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah iki elini kaldırdı, sonra: «Ey Allah'ım! Etrafımıza (yağsın), üzerimize değil. Ey Allah'ım! Tepelere, bayırlara, derelerin içlerine, ağaç ve ot bitecek yerlere (yağdır)» diye dua etti. Enes dedi ki: Bu dua üzerine hemen yağmur kesildi. Biz de mescitten çıkıp, Güneş'te yürüyorduk. Şerîk şöyle dedi: Enes b. Mâlik'e: İkinci hafta gelen zât, ilk hafta gelen zât mıydı? diye sordum da, o da şöyle dedi: "Bilmiyorum."
Muttefekun aleyhBir bedevi, cuma günü Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- mescidine, Ömer b. Hattâb -radıyallahu anh-'ın evine doğru, mescidin batı kapısından girdi. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- o sırada ayakta durmuş hutbe veriyordu. Adam Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- yaklaştı, ona yöneldi ve şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Hayvanlar telef oldu ve yollar, insanları taşıyan hayvanların ölmesi veya açlıktan bitkin düşmeleri nedeniyle ulaşıma kapandı. Allah'tan bize yağmur yağdırması için dua et. Bunun üzerine Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ellerini kaldırarak şöyle dua etti: Ey Allah'ım! Bize yağmur yağdır. Ey Allah'ım! Bize yağmur yağdır. Ey Allah'ım! Bize yağmur yağdır. Enes b. Mâlik -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Allah'a yemin ederim ki, gökyüzünde tek bir bulut bile görmüyoruz ve mescit ile bulutların geldiği mescidin batısındaki Sel' Dağı arasında, bulutların görülmesini engelleyecek hiçbir ev veya bina yoktu. Enes -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Onun arkasından kalkana benzer şekilde yuvarlak, ince bir bulut belirdi. Şehrin semalarının ortasına ulaştığında yayıldı ve yağmur yağdı. Allah'a yemin olsun ki, yağmurdan dolayı ertesi cuma gününe kadar Güneş'i göremedik. O gün o adam, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ayakta durmuş hutbe verirken o kapıdan içeri girdi. Ayakta durarak Peygamberimize doğru döndü ve şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Mallarımız yok oldu, yollarımız kapandı, Allah'tan bize yağmuru durdurmasını dile. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ellerini kaldırarak şöyle buyurdu: Ey Allah'ım! Yağmuru üzerimize değil, etrafımıza yağdır. Ey Allah'ım! Yağmuru yeryüzünün yüksek yerlerine, tepelere, dağlara, vadilere ve ağaçların yetiştiği yerlere yağdır. Enes şöyle dedi: Yağmur bulutu dağıldı ve biz de Güneşli havada yürümeye çıktık.
Berâ b. Âzib -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in namazını izledim. O'nun kıyamının, rükusunun, rükudan sonra doğrulmasının, secdesinin, iki secde arasında oturuşunun, secdesinin ve selam vermesi ile namazdan çıkması arasında geçen zaman içerisindeki oturuşu birbirine çok yakındı. Başka bir rivayette; "Kıyam ve oturuş hariç (namazın diğer kısımları) birbirine yakındı."
Muttefekun AleyhBerâ b. Âzib -radıyallahu anhuma- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-in nasıl namaz kıldığını öğrenip, ona tabi olmak için namazını izlemiş ve O'nun namazını şöyle vasfetmiştir. O'nun, namazı orantılı ve uzunluğu birbirine yakındı. Kıraatte bulunduğu kıyamı ve teşehhüde oturuşu, rükusu, rükudan doğrulması ve secdesi ile orantılıydı. Mesela rükuyu hafif tutup, kıyamı uzatmazdı ya da secdeyi uzun tutup sonra kıyamı ya da oturuşu hafif tutmazdı. Bilakis her bir rüknü diğer bir rükün ile orantılı yapardı. Yoksa manası şöyle değildir: Kıyam ve teşehhüd için oturuşu secde ve rüku kadardı. Bilakis manası; birini hafif (kısa) tutup diğerini ağır (uzun) tutmazdı.
Abdullah b. Abbâs -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in beraberinde bir kimse Arafat'ta vakfe yaparken birden devesinden düştü. Râvi deve onun boynunu kırdı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Onu su ve sidr ile yıkayınız ve iki parça ihramı içerisinde kefenleyiniz. Ona hiçbir koku sürmeyiniz, başına da bez sarmayınız. Çünkü o kıyamet gününde telbiye okuyarak (getirerek) diriltilecektir.» buyurdu.
Muttefekun AleyhVedâ Haccı'nda sahabeden bir adam ihramlı olarak Arafat'ta devesinin üzerinde idi ve deveden düştü, boynu kırıldı ve öldü. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara diğer vefat edenler gibi onu da su ve sidr ile yıkamalarını ve ihrama girdiği alt ve üst ihram elbiseleriyle kefenlemelerini emretti. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onun hac için ihramlı olması ve ibadetin eserleri üzerindeyken onun kokulanmasını ve başının örtülmesini yasakladı ve onlara bu konudaki hikmeti zikretti. Bu hikmet; Allah'ın onu öldüğü hal üzere dirilteceğidir. O da, haccın şiârı olan telbiye getirmektir.