





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Selmân -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Müşrikler bize şöyle dediler: “Arkadaşınızın size nasıl dışkılayacağınızı bile öğrettiğini görüyorum.” O da, “Evet, sağ elimizle temizlenmemizi ve kıbleye dönmemizi yasakladı, dışkı ve kemikler ile (taharetlenmeyi) de yasakladı ve şöyle buyurdu: «Hiçbiriniz üç taştan daha azıyla taharetlenmesin.»
Müslim rivayet etmiştirSelmân-ı Fârisî -radıyallahu anh- şöyle dedi: Müşrikler bizimle alay etmek için şöyle dediler: Peygamberiniz size her şeyi öğretiyor, hatta idrar veya dışkıdan nasıl kurtulacağınızı bile! Selmân şöyle demiştir: Evet, bize tuvalet adabını öğretti; bunlardan biri de, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- elimizi necasetten korumak ve değer vermek için tuvaletimizi yaptıktan sonra sağ elimizle taharetlenmemizi yasakladı, idrar veya dışkı yaparken Kâbe'ye doğru dönmemizi yasakladı, hayvan dışkısı, pisliği ve kemikleriyle taharetlenmeyi yasakladı ve abdesti bozulan kimsenin taharetlenmek için üç taştan daha azıyla yetinmemesini tavsiye etti.
Ebû Hureyre’den –radıyallahu anh-'den rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: Hasan b. Ali –radıyallahu anhuma- sadaka verilen hurmalardan birini alıp ağzına atmıştı. Bunu gören Rasûlullah- sallallahu aleyhi ve selem-: “Tükür, tükür! At onu! Bizim sadaka verilen şeyleri yemediğimizi bilmiyor musun?” buyurdu. Bir rivayete göre şöyle buyurdu: “Bize sadaka helal değildir, bilmiyor musun?”
Müslim rivayet etmiştir - Muttefekun AleyhHasan b. Ali –radıyallahu anhuma- zekât olarak toplanan hurmalardan birini alıp ağzına atmıştı. Bunu gören Rasûlullah- sallallahu aleyhi ve selem-: “Tükür, tükür." Yani bu sana uygun değil demiştir. Sonra da ağzından çıkarmasını ona emretmiştir. Şüphesiz ki sadaka bize helal değildir, diye buyurmuştur. Muhammed –sallallahu aleyhi ve sellem- ailesine sadaka helal değildir. Çünkü onlar insanların en şereflisidir. Zekat ve sadaka insan oğlunun (malının) kiridir. İnsanların en şerefli olanlarına da bu malların kirini almak yakışmaz. Nebi –sallallahu aleyhi ve selem-'in amcası Abbas b. Abdilmuttalib’e –radıyallagu anh-'ın dediği gibi: Şüphesiz ki sadaka biz Muhammed ailesine helal değildir. Çünkü o insanların (malının) kiridir.
Ebu Bekre -radıyallahu anh-’den merfû olarak rivayet edildiğine göre, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü şekliyle dönmektedir. Bir yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram olan aydır. Üçü birbiri ardınca gelen, zilkade, zilhicce ve muharremdir. Biri ise cemaziyelâhir ile şâbân arasında bulunan ve Mudar kabilesinin daha çok değer verdiği receb ayıdır.» Peygamberimiz: «Bu hangi aydır?» diye sordu. Biz: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedik. Bunun üzerine Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- sustu. O kadar ki, biz aya başka bir ad vereceğini zannettik. «Bu ay zilhicce değil mi?» dedi. Biz: Evet, dedik. «Bu hangi beldedir?» diye sordu. Biz: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber bir süre sustu. Biz, bu şehre başka bir ad vereceğini zannettik: «Burası Belde–i Haram (Mekke) değil mi?» dedi. Biz: Evet, dedik. «Bu hangi gün?» diye sordu. Biz: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedik. Bir müddet sustu. Öyle ki biz o güne başka bir ad vereceğini zannettik. «Bugün kurban günü değil mi?» dedi. Biz: Evet, diye cevap verdik. Sonra Rasûlullah sözlerine şöyle devam etti: «Şüphesiz ki, sizin kanlarınız, mallarınız, ırz ve namusunuz, şeref ve haysiyetiniz, şu gününüzün, şu beldenizin ve şu ayınızın haram olduğu gibi, birbirinize haram kılınmıştır. Rabbinize kavuşacaksınız ve o size amellerinizi soracak. Sakın benden sonra birbirinizin boynunu vurarak kâfirlere dönmeyiniz. Dikkat ediniz! Burada bulunanlar bulunmayanlara sözlerimi ulaştırsın. Umulur ki, sözlerim kendilerine ulaştırılan bazı kimseler, sözümü işiten bazı kimselerden daha iyi anlayıp koruyabilirler.» Peygamber, sonra: «Dikkat edin, tebliğ ettim mi?» diye sordu. Biz: Evet, diye cevap verdik. Rasûl–i Ekrem: «Allah'ım! Şahit ol!» buyurdular.
Muttefekun AleyhAllah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- Veda haccında bayramın ilk günü hutbe vermiş ve bu hutbesinde, cahiliye döneminde (Arapların) yerlerini değiştirdikleri haram aylar ile Allah -Azze ve Celle-’nin meşru kıldığı haram ayların o sene aynı zamana denk geldiğini haber vermiştir. Haram ayları erteleyerek helal olan aylarla, helal olan ayları da haram olan aylarla değiştiriyorlardı. Sonra Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- ayların sayısının on iki olduğunu haber vermiştir. Onlar: Muharrem, safer, rebiülevvel, rebiülahir, cemazilevvel, cemazilahir, recep, şaban, ramazan, şevval, zülkade, zülhicce aylarıdır. Bu aylar, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı zaman kulları için meşru kıldığı on iki aydır. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- bunlardan dördünün haram olan aylar olduğunu beyan etmiştir. Üçü birbiri ardınca gelen, zilkade, zilhicce ve muharremdir. Biri ise tek başına olan haram ay (Receb) dır. Allah -Azze ve Celle- bazı ayları haram ay kılmıştır. O aylarda savaşmak haramdır ve bir kimse başka bir kimseye saldıramaz. Çünkü bu aylar, insanların, Allah’ın evini hac etmek için yola çıktığı aylardır. Allah -Azze ve Celle- de insanların Allah’ın evine sefer ettikleri bu aylarda savaş vuku bulmasın diye bu ayları haram ay kılmıştır. Bu, Allah -Azze ve Celle-’nin hikmetindendir. Sonra Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Biri ise cemaziyelâhir ile şâbân arasında bulunan ve Mudar kabilesinin daha çok değer verdiği receb ayıdır.» Bu ay, dördüncü aydır. Cahiliye döneminde umre yaptıkları ve umre ayı kıldıkları recep ayıdır. Diğer üç haram ay, hac için kıldıkları aylardır. Bu ay,( yani recep ayı) zilkade, zilhicce ve muharrem ayları gibi savaşın haram kılındığı aylardan olmuştur. Sonra Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- sahabelerine: «Bu hangi aydır?» «Bu hangi beldedir?» «Bu hangi gündür?» diye sordu. Bunu sormasının sebebi onların dikkatlerini çekmek ve önem vermeleri içindi. Çünkü bu mesele büyük bir meseleydi. «Bu hangi aydır?» diye sordu. Onlar Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedi. Onlar Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sorduğu ayın, bilinen Zilhicce ayı olması ihtimalini uzak görüyorlardı. Ancak edeplerinden dolayı bu ay zilhicce ayıdır demediler. Çünkü bu ay olduğu biliniyordu. Edeplerinden dolayı Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Sonra Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve selem – sustu. Çünkü insan konuşup sonra sustuğunda insanlar o ne diyecek diye dikkat kesilir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- sustu. Ebu Bekra –radıyallahu anh- şöyle dedi:" O kadar ki, biz aya başka bir ad vereceğini zannettik.” Sonra «Bu ay zilhicce değil mi?» dedi. Onlar: Evet, dediler. «Bu hangi beldedir?» diye sordu. Biz: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedik. Onlar, o beldenin Mekke olduğunu bilmelerine rağmen Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-’e olan edep ve ihtiramlarından dolayı bu bilinen bir şeydir, bunu neden soruyorsun, ey Allah’ın Rasûlü? demediler. Bilakis Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Bunun üzerine Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- bir süre sustu. Biz, bu şehre başka bir ad vereceğini zannettik: «Burası Belde–i Haram (Mekke) değil mi?» dedi. Onlar da: Evet, dediler. «Bu hangi gün?» diye sordu. Onlar: İlk soruda olduğu gibi Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. «Bugün kurban günü değil mi?» dedi. Onlar: Evet, ey Allah’ın Resulü dediler. Onlar Mekke’nin Haram bölge olduğunu, zilhicce ayının haram ay olduğunu ve yevm en-nahr/bayramın ilk gününün haram gün olduğunu, yani bunların hepsinin haram olduğunu biliyorlardı. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sözlerine şöyle devam etti: «Şüphesiz ki, sizin kanlarınız, mallarınız, ırz ve namusunuz, şeref ve haysiyetiniz, şu gününüzün, şu beldenizin ve şu ayınızın haram olduğu gibi, birbirinize haram kılınmıştır.» Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- şu üç şeyin haram olduğuna vurgu yapmıştır. Kanlarınız, mallarınız, ırzınız. Bunların hepsi haramdır. Kanlardan kasıt canlardır, mallardan kasıt az ya da çok olan mallardır. Irzlardan kasıt zina, homoseksüellik ve zina iftirasıdır. Aynı zamanda gıybet, sövmek ve yermek de bu kapsama girebilir. Müslümanın, kardeşinin bu üç şeyini (Canlar, mallar ve ırzlar) çiğnemesi haramdır. Sonra; «Sakın benden sonra birbirinizin boynunu vurarak kâfirlere dönmeyiniz.» Çünkü Müslümanlar eğer birbirlerinin boynunu vurursalar kâfir olurlar. Çünkü kâfirden başkasının kanı Müslüman’a helal olmaz. Sonra -sallallahu aleyhi ve sellem- orada hazır olanlardan orada hazır bulunmayanlara O’nun sözlerini ulaştırmasını emretmiştir. Yani hutbesini duyan, sözlerine şahit olanın ümmetin geri kalanına duyurmalarını emretmiştir. Umulur ki, sözleri kendilerine ulaştırılan bazı kimseler, sözünü bizzat işiten bazı kimselerden daha iyi anlayıp koruyabilirler. ”Bu, Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-’in o gün orada hazır bulunanlar için bir vasiyetidir. Hadisini duyanlar içinde kıyamete kadar vasiyetidir. Sonra sahabelerine: «Dikkat edin, tebliğ ettim mi?» diye sordu. Onlar da: Evet! dediler. Yani tebliğ ettin. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allah'ım! Şahit ol!» buyurdular.
Ebu Zer -radıyallahu anh-'den rivayet olunan bir hadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Her (hicri) ay üç gün oruç tutarsan on üç, on dört ve on beşinde tut.» Katade b. Milhan -radıyallahu anh- rivayet ediyor: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, eyyamu’l-biyd (hicri) ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde oruç tutmamızı bize emrederdi. İbn Abbas -radıyallahu anh- rivayet ediyor: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ne hazarda (mukim iken), ne seferde eyyamu’l-biyd/(hicri) ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde iftar ederdi. (Yani orucunu bozmaz, tutardı).
İbn Mâce rivayet etmiştir.Ebu Zer -radıyallahu anh-'den rivayet olunan bir hadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Her (hicri) ay üç gün oruç tutarsan on üç, on dört ve on beşinde tut.» Buradaki ay ifadesi her hangi bir aydır. Şayet nafile oruç tutacaksan hicri ayın on üçüncü günü ve ardından gelen iki günü oruç tut, demektir. Bu günlerin gecelerinde dolunay çıkıp, etrafı aydınlatır. Bu yüzden bu günlere eyyamu’l-biyd ismi verilir. Her ay bu günlerde oruç tutmak sünnettir. İbn Abbas -radıyallahu anh- rivayet ediyor: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ne hazarda, ne seferde eyyamu’l-biyd/ (hicri) ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde iftar ederdi. (Yani orucunu bozmaz, tutardı). Yani dolunayın çıktığı gecelerinin gündüzlerinde diğer bir ifade ile (hicri) ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde yüce Allah’a şükrümüzü ifade etmek için oruç tutmak yerinde olan bir ibadettir. ‘Ne hazarda, ne seferde’ ifadesi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bu orucu sürekli tuttuğunun ifadesidir. Bu oruç müekked bir sünnettir. Hicri ayın ortası olması sebebiyle bu günlerde oruç tutulması daha uygundur. Her şeyin ortası en doğru olanıdır. Bkz: El-Feth, (4/227), Mirkatu’l-Mefatîh, (4/566),Feydu’l-Kadîr, (1/395), Delilu’l-Falihîn, (7/27).
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan ezanı duymamak için arkasını dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur ve ona: Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla diyerek, namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır da, neticede insan kaç rekât namaz kıldığını bilemez olur.»
Muttefekun AleyhMüezzin ezan okuduğunda şeytan ezanın okunduğu mekândan onu işitmeyecek kadar uzaklaşır. «Ezanı duymamak için» lafzının zahiri; kasıtlı bir şekilde yellenir ki çıkardığı sesle meşgul olup müezzinin sesini duymasın ya da bunu yapmasının sebebi hafife almasından dolayıdır. Akılsızların hafife aldığı gibi. Bu sesi kasıtlı bir şekilde çıkarmasının sebebi ezanı duyduğundaki korkusunun şiddeti ya da namaz için münasip olan abdestli olma haline muhalefet etme isteği olabilir. «Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet getirilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir.» Yani kamet getirilip, bitirildiği zaman. «Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur.» manası kişiye vesvese verir. Aslı devenin kuyruğunu sallamasından gelir. Kuyruğunu hareket ettirdiğinde kuyruğuyla baldırlarına vurur. Gelmesinin sebebi insanı yoldan çıkarmak içindir. Ezan okunduğunda kaçmasının sebebi ezanda kelime-i tevhid, diğer akide ile alakalı hususlar ve islamın nişanelerinin bir arada olduğunu görmesinden ve Allah -Azze ve Celle-’nin zikrini duymaktan hoşlanmadığından dolayıdır. Ayette geçen “Sinsice vesvese verenin şerrinden” Nas Suresi:4. Allah -Azze ve Celle-’nin zikrinden gizlenir ve uzaklaşır. «Kişi ile nefsi arasına sokulur.» Yani, namazda kişi ile kalbi arasına girer ve şöyle der: Şunu hatırla, şunu hatırla, şunu da hatırla. «Namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır.» Yani namaza başlamadan önceki şeyleri hatırlatır. «Bunun sonucunda insan kaç rekat namaz kıldığını bilemez olur.» Yani, unutur, karıştırır ve vehmeder. Namazda Kuran okunmasına rağmen şeytan insanın yanına gelir. Çünkü namaz genellikle sessiz bir şekilde ve kulun Rabbi ile münacat ettiği bir ibadettir. Defaatle kişinin namazını ifsat etmeye ya da huşusunu bozmaya çalışır. Ebu Said –radıyallahu anh-’ın hadisinde geldiği gibi kıyamet gününde Ademoğluna şahit olmamak için ezandan kaçtığı da söylenmiştir. (Bkz: Delilu'l-Falihin (6/319), Riyazu's-Salihin Şerhi (5/34 ve sonrası)
Muâze el–Adeviyye'den rivayet edildiğine göre kendisi, Aişe –radıyallahu anha-’ya: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, her ay üç gün oruç tutar mıydı? diye sordu. Aişe: Evet, dedi. Bu defa Muâze : Ayın hangi günlerinde tutardı? diye sordum, diyor. Aişe: Ayın hangi günlerinde tutacağına pek ehemmiyet vermezdi, cevabını verdi.
Müslim rivayet etmiştirMuâze el–Adeviyye Aişe –radıyallahu anha-’ya: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, her ay üç gün oruç tutar mıydı? diye sordu. Aişe: Evet, dedi. Yani en az bu kadar oruç tutmuştur. Muâze el–Adeviyye: Ayın hangi günlerinde tutardı? diye sordum. Haftanın günlerinden ayırt ettiği var mıydı? “Oruç tutuyordu” Yani: Bu üç günü başında, ortasında ve sonunda bir arada ya da ayrı ayrı tutardı. “Ayın hangi günlerinde tutacağına pek ehemmiyet vermezdi.” Yani; ayın hangi gününü oruçlu geçireceğine belirlemeye ve tahsis etmeye önem vermezdi. Çünkü hangi üç gün tutarsa sevap hasıl olacaktı. Yani; maslahat neyi gerektiriyorsa -sallallahu aleyhi ve sellem- o şekilde oruç tutuyordu. Ya bunu kendisini bir şey meşgul ettiği için ya da bunun caiz olduğunu göstermek için yapmıştır. Bunların hepsi onun için en faziletli olanıdır. (bakınız: el-Feth(4/227), Mirkatu'l Mefâtîh (4/1416), Delilu'l Fâlihîn 7/71).
Şureyh b. Hâni dedi ki: Aişe –radıyallahu anha-’ya mestler üzerine mesh etmeyi sormaya geldim. Dedi ki: İbn Ebî Talib’e git, çünkü o Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- ile beraber yolculuk yapardı. Ona sorduk oda buyurdu ki: "Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- yolcuya üç gün ve üç gece yolcu olmayana da bir gün ve bir gece mestlerin üzerine meshetme süresi verdi."
Müslim rivayet etmiştirŞureyh b. Hâni Ali –radıyallahu anh-’ın arkadaşlarındandır. Ali –radıyallahu anh-’ın yanına mestler üzerine meshin süresini sorup fetva almak için geldi. Bu bilgi isteme annemiz Aişe –radıyallahu anhâ-’nın mesh ile sünneti bildiğinden dolayı Ali –radıyallahu anh-’a havale etmesinden sonra oldu. Dedi ki ona meshten sorduk. Yani meshin süresi hakkında sorduk. Mesh ıslak elin ayağa depdirilmesi ile olur. el-Huffu/Mest deriden yapılan aşık kemiklerini örten ayakkabıdır. el-Cevrabu: Soğuktan korunmak için aşık kemiklerinin üzerine kadar olup, giymek için edinilen kişilerin ayaklarına sardıkları kıldan, yünden, kalın ya da ince olan şeydir. Ali b. Ebî Talib –radıyallahu anh- onlara cevap verdi: "Yolcuya üç gün ve üç gece, yolcu olmayana da bir gün ve bir gece" Bunda ilim adamlarının çoğunluğunun görüş olarak yolcu için sürenin üç gün ve yolcu olmayana bir gün bir gece olmasında delil vardır. Yolcu için mesh müddetini artırmasının sebebi yolculuğun meşakkatinden/zorluğundan dolayı ruhsatı yolcu olmayandan daha fazla hak etmesindendir.
Âişe –radıyallahu anha-‘dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Size, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den bir hadis rivayet edeyim mi?" dedi. Biz:"Evet" dedik. Şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- benim yanımda kaldığı gece benim yanıma geldi ve ridasını çıkardı, ayakkabılarını çıkardı ve onları ayak tarafında bıraktı. İzarının bir ucunu yatağına açtı ve yanı üzere yattı. Fazla zaman geçmeden o benim uyuduğumu sandı, yavaşça ridasını aldı, yavaşça ayakkabılarını giydi, (yavaşça) kapıyı açtı ve çıktı. Sonra kapıyı yavaşça kapattı. Ben de örtümü başımın üzerine saldım, başımı da örttüm. Sonra izarım ile de kapandım. Sonra onun izinden yola koyuldum. Nihayet Baki Mezarlığı'na geldi. Ayakta uzunca durdu. Sonra üç defa ellerini kaldırdı, sonra yana saptı, ben de yana saptım. O hızlandı, ben de hızlandım. Koşmaya başladı, ben de koştum. Daha da hızlı koşmaya başladı, ben de daha da hızlandım. Onu geçtim, içeri girdim. Daha henüz yeni uzanmıştım ki, O da -sallallahu aleyhi ve sellem- içeri girdi: «Ne oluyor ey Âişe? Göğsün inip kalkıyor, karnın da şişmiş bulunuyor.» "Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasûlü!" dedim ve ben de ona (durumu) bildirdim. «O benim önümde gördüğüm karartı sen miydin?» dedi. Ben: "Evet" dedim. Göğsüme vurdu. Sonra şöyle dedi: «Allah'ın ve Rasûlünün sana haksızlık edeceğini mi zannettin?» Âişe -radıyallahu anha- dedi ki: "İnsanlar her neyi gizlese Allah onu bilir" (dedim). O -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Evet!» (diye buyurdu ve devamla) buyurdu ki: «O gördüğün vakit Cibril -aleyhisselam- bana geldi, bana seslendi. Sesini senden gizledi. Ben de ona karşılık verdim. Ona verdiğim karşılığı da senden gizledim. Sen buradayken yanına girmezdi. Çünkü elbiselerini çıkarmıştın. Ben senin uyuduğunu sanmıştım. Seni uyandırmak hoşuma gitmedi ve yalnızlıktan korkacağından çekindim. Cebrail -aleyhisselam- bana dedi ki: Rabbin sana Baki'dekilere gitmeni, onlar için mağfiret dilemeni emrediyor.» Peki, ey Allah'ın Rasûlü! (Kabirdekilere ben) nasıl söyleyeyim? diye sordum. Şöyle buyurdu: De ki: «Esselâmu aleykum ehle'd-diyâri mine'l-mü'minîne ve'l-müslimîn ve yerhamullâhu'l-mustekdimîne minnâ ve'l-muste'hırîn ve innâ inşâallâhu bikum lâhıkûn.» (Selam size ey Müminlerin ve Müslümanların diyarında bulunanlar! Allah bizden önden gidenlere de geriye kalanlara da rahmet buyursun. Bizler de -inşaallah- size elbette yetişeceğiz.)
Müslim rivayet etmiştirÂişe -radıyallahu anha- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile kendisi arsında geçen bir kıssayı anlatıyor. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onun gecesinde yanında iken yatağına geldi, ridasını koydu, ayakkabılarını çıkardı ve onları ayaklarının yanına koydu. Sonra uzandı. Benim uyuduğumu zannedince ridasını beni uyandırmamak için nazik ve yumuşak bir şekilde aldı. Ayakkakbılarını da yavaşça giyip kapıyı açarak ve çıktı. Sonra da kapıyı yavaşça kapattı. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu, gizli bir şekilde yapmasının sebebi Âişe -radıyallahu anha-'yı bırakıp gittiğinde onu uyandırmamak ve gece karanlığında yalnız kalırsa onun korkmaması için yaptı. Âişe -radıyallahu anha- elbisesini giyip başını örterek peşinden gitti. Medine'de bulunan Bakî Kabristanlığı'na gidip orada durdu. Ayakta uzunca durdu. Sonra üç defa ellerini kaldırdı, sonra evine dönmek için yana saptı, Âişe de yana saptı. O hızla yürüdü, o da hızla yürüdü. Koşmaya başladı, o da koştu. Aişe -radıyallahu anha- şöyle dedi: Onu geçip eve girdim. Uzandım, o da içeri girdi. Bana: «Ne oluyor ey Âişe? göğsün inip kalkıyor, karnın da şişmiş bulunuyor» dedi. Manası: Yürürken hızlı koşan kimsenin başına gelen şey senin başına gelmiş, o da öfkeli yahut da heyecanlı bir kimsenin konuşurken hızlı nefes alıp vermesidir. ''Râbiye'' sözü, karnın yüksek olmasıdır. Âişe dedi ki: Benim bir şeyim yok. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Ya bana haber verirsin yahut da çok lütuf sahibi ve herşeyden haberi olan Allah, bana haber verir.» dedi. Âişe, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e olan şeyden haber verdi. Peygamber ona önünde gördüğüm şahıs sen miydin? dedi. O da evet deyince Peygamber göğsüne vurarak onun canını acıttı.«Allah'ın ve Rasûlünün sana haksızlık edeceğini mi zannettin?» Yani, Allah ve Rasûlunün sana zulmederek sana taksim ettiğim gece hakkını bırakıp kadınlarından birine gideceğimi mi zannettin? Âişe dedi ki: "İnsanlar her neyi gizlese, Allah onu bilir." Yani insanların gizlediği her şeyi Allah bilir. Bunu dediği zaman sanki kendini doğruladı ve evet dedi. Sonra da Peygamber -sallallahu aleyhi ve selllem- ona Cibril -aleyhisselam-'ın geldiğini ve Âişe -radıyallahu anha- elbiselerini çıkarıp uykuya hazırlandığı için içeri girmediğini haber verdi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onun uyuduğunu zannetti. Gece karanlığında yalnız kalıp korkmasın diye onu uyandırmadı. Cibrîl -aleyhisselam-ona dedi ki: Rabbin sana Baki'dekilere gitmeni, onlar için mağfiret dilemeni emrediyor. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bu emri yerine getirerek Bakî Kabristanlığı'na gidip onlar için mağfiret dileyip dua etti. Âişe -radıyallahu anha-: "Peki, ey Allah'ın Rasûlü, (ben kabirdekiler için nasıl dua edeyim) nasıl söyleyeyim?" diye sordu. Şöyle buyurdu: De ki: «Es-selâmu aleykum ehle'd-diyâri mine'l-mü'minîne ve'l-müslimîn ve yerhamullâhu'l-mustekdimîne minnâ ve'l-muste'hırîn ve innâ inşâallâhu bikum lâhıkûn.» (Selam size ey Müminlerin ve Müslümanların diyarında bulunanlar! Allah bizden önden gidenlere de geriye kalanlara da rahmet buyursun. Bizler de -inşaallah- size elbette yetişeceğiz.)
Ebu Hureyre -radıyallahu anh- rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte abdesti be tuvalet ihtiyacı için kova ile su taşırdım.Tuvaleti için çıktığında peşinden gitti. Giderken Kendisine yaklaştım Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-:Bu kimdir buyurdu:Ben Ebû Hureyra'yım dedi.Taharetlenmem için bana taşlar ara yahut benzeri bir şey bana kemik ve tezek getirme!’ buyurdu.Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e elbisemin kenarında taşlar getirip yanına koydum ve ona arkamı döndüm.Kemik ve tezeğin durumu nedir? dedim.O da şöyle buyurdu:''O ikisi cinlerin yemeğidir.Bana Nusaybîn cinlerinden bir topluluk geldiler,ne kadar da iyi cinlerdir.Bana katık sordular ve bende hangi kemiğin ve tezeğin yanlarından geçerlerse yemek bulsunlar diye onlar için Allah'a dua ettim.''
Buhârî rivayet etmiştirEbû Hureyre -radıyallahu anh- Nebî -sallalalhu aleyhi ve sellem- ile beraber yürüyor ve abdesti ve taharetlenmesi için içinde su olan bir kap taşıyordu.Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ona taharetlenmek için taşlar getirmesini emretti.Kemik ve hayvan dışkısı getirmemesini söyledi.Elbisesinin kenarında taşlar getirip yanına koydu sonra da arkasını döndü.Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ihtiyacını giderince Ebû Hureyre -radıyallahu anh- kemik ve hayvan dışkılarıyla taharetlenmemenin sebebini sordu?Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ona o ikisinin cinlerin yemeği olduğunu haber verdi.Nusaybîn cinlerinden gelen bir topluluk -Şam ile Irak arasında bilinen bir beldedir- Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e geldiler.Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- onları hayırla övdü.Onlar Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e yemek sordular.Bunun tahsis edilmişi Sahih-i Müslim'de geldi:''Elinize geçen, üzerine Allah'ın ismi zikredilmiş her kemik, olabildiği kadar bol etli olarak sizindir. Her dışkı da hayvanlarınızın yemidir."