





























Hadeeth Cards
Da'wa cards that highlight great meanings from the noble prophetic hadiths in a simple style and attractive display that helps the Muslim to have a deeper understanding of his religion in an easy way
All
Ebû Mûsâ el-Eş'arî -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Kişi sevdiği ile beraberdir.» Bir başka rivayette Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e, "Bir kişi bir topluluğu sevdiği halde onların seviyesine erişemezse, böyle biri hakkında ne buyurursunuz?" diye sorulduğunda: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Kişi, sevdiği ile beraberdir.» buyurmuştur. Abdullah b. Mes'ûd -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e bir adam geldi ve: "Ey Allahın Rasûlü, bir topluluğu seven fakat onların işlediği amelleri işleyemeyen bir insan hakkında ne buyurursunuz?" dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Kişi, sevdiği ile beraberdir.» diye buyurdu.
Her iki rivayeti de Muttefekun Aleyh'dirİnsanlar dünyada sevdikleri kişilerle ahirette de birlikte olacaklardır. Hadiste, rasûlleri, salih kimseleri, ve onlara tabi olanları güçlü bir şekilde sevmek teşvik edilmiş ve onlara muhalif olanlara duyulan sevgi de yasaklanmıştır. Şüphesiz ki sevgi, sevenin sevdiği kimse ile bağının ne kadar kuvvetli olduğunun, onun ahlakına uygun davrandığının ve ona tabi olmasının göstergesidir. Bu sevgi, bir kimsenin sevdiği kimseye tâbi olduğuna delildir. Yine bu sevgi, tâbi olmanın sebebidir. Aynı zamanda kim Alah'ı severse, O'na duymuş olduğu bu sevgisi Allah'a yakınlaştıran en yüce şeydir. Şüphesiz ki Allah Teâlâ, eş-Şekûr (Az iyiliğe çok mükafat veren) dur. Kendisine yakınlaşana çaba sarfetmesi sebebiyle kat kat fazlaslasıyla karşılık verir. Sevenin sevdiği ile beraber olması, onunla eşit olmasını ve ondan yüksek bir makamda olmasını gerektirmez. Çünkü bu durum (onların dereceleri) salih amellerinin farklı olmasına ve (Allah ile) yaptıkları kârlı ticarete göre değişir. Birliktelik herhangi bir şey için bir araya gelmekle hasıl olur. Yoksa bütün şeylerde birliktelik gerekli değildir. Eğer herkesin cennete gireceğinde ittifak varsa birliktelik gerçekleşmiş olur. Cennetteki dereceleri farklı olsa bile fark etmez. Kim, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i ya da müminlerden birini severse, hüsnü niyetinden dolayı onunla birlikte Cennet'te olur. Çünkü asıl budur. Amel niyete bağlıdır. Onlarla aynı makamda olması gerekmez. Her açıdan onların mükâfatlandırıldıkları şeyle mükâfatlandırılması zorunlu değildir.
Abdullah b. Amr b. el-Âs -radıyallahu anhuma-'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüğümüze saygı göstermeyen bizden değildir.»
Tirmizî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştirSünnete bağlı olup iltizam etmiş bir müslüman, küçük olana rahmet etmeyen, ona şefkatle yaklaşmayan, onunla şakalaşmayan ve ona iyilik yapmayan birisi olamaz. Aynı zamanda büyüğüne hak ettiği saygıyı göstermeyen ve hürmette bulunmayan birisi de olamaz.
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-’dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle dedi: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına gelir, bir şeyler öğrenmeye çalışır, diğeri de sanatkâr olup geçimlerini temin etmek için çalışırdı. Çalışan kardeş Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e diğer kardeşini şikayet etti de, bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Belki de sen o kardeşinin sebebi ile rızıklandırılıyorsun.»
Tirmizî rivayet etmiştirEnes -radıyallahu anh- rivâyet ederek şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’in meclisine ilim öğrenmek için gelir ondan ayrılmaz, O'ndan sözlerini ve amellerini öğrenirdi. Diğeri ise sanatkâr olup geçimlerini temin etmek için çalışırdı. Çalışan kardeş Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e diğer kardeşini çalışmadığı için şikayet etti de, bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onu teselli etmek için şöyle buyurdu: Belki senin onun işleri için çalışman, senin rızkının kolaylaşması içindir. Çünkü kul, mü'min kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah Teâlâ da o kulunun yardımındadır.
Semure b. Cündüb -radıyallanu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatta iken ben çocuk denecek yaştaydım. Bu sebeple kendisinden (duyduklarımı) ezberliyordum. Ne var ki, burada hazır bulunan yaşlı kimselere duyduğum saygı, onları söylemekten beni alıkoyuyor.
Müslim rivayet etmiştirSemure b. Cündüb -radıyallahu anh- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatta iken çocuk yaşta olduğunu haber vermiştir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bazı sözlerini ezberlerliyordu. Bulunduğu mecliste kendisinden yaşı büyük olan kimselerin olması onu, (büyüklere karşı olan saygısından dolayı) ezberlediklerini söylemekten alıkoyuyordu.
Müminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Bana, yanında iki kızı bulunan yoksul bir kadın geldi. Ben ona üç hurma verdim. O da kızlarının her birine birer hurma verdi. Kendisi yemek üzere üçüncü hurmayı ağzına götürdüğünde, iki kızı o hurmayı da istediler. Bunun üzerine kadın, yemeyi düşündüğü hurmayı ikiye bölerek ikisine paylaştırdı. Bu davranışı çok hoşuma gitti. Kadının yaptığını Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e anlattım. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Şüphesiz Allah, bu davranışı sebebiyle ona Cennet'i vacip kılmıştır; yahut bu davranışı sayesinde onu Cehennem'den azat etmiştir.»
Müslim rivayet etmiştirMüminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha-, yanında iki kızı bulunan yoksul bir kadının kendisinden yardım istediğini anlattı. Bunun üzerine ona üç hurma verdi. Kadın, kızlarının her birine birer hurma verdi. Kendisi yemek üzere bir hurmayı ağzına götürdüğünde, iki kızı o hurmayı da istediler. Bunun üzerine kadın, yemek istediği hurmayı ikiye bölerek ikisine paylaştırdı. Kadının bu davranışı Âişe -radıyallahu anha-'nın çok hoşuna gitti. Kadının yaptığını Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e anlattı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: Şüphesiz Allah, bu hurma (gösterdiği fedakârlık) sayesinde ona Cennet'i vacip kılmıştır; yahut bu davranışı sebebiyle onu Cehennem ateşinden azat etmiştir.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-’dan merfû olarak rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Adamın biri, bir başka köydeki (din) kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir meleği görevlendirdi. Adam, meleğin yanına gelince, melek: "Nereye gidiyorsun?" dedi. Adam: "Şu (ileriki) köyde bir din kardeşim var, onu ziyârete gidiyorum" cevabını verdi. Melek: "O adamdan elde etmek isteğidin bir menfaatin mi var?" dedi. Adam: "Yok hayır, ben onu sırf Allah rızası için severim, onun için ziyâretine gidiyorum" dedi. Bunun üzerine melek: "Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim." dedi.»
Müslim rivayet etmiştirNebi -sallallahu aleyhi ve sellem- geçmiş ümmetlerde yaşamış başka bir köydeki kardeşini ziyarete giden bir adamdan haber vermiştir. Allah Teâlâ yolu üzerinde onu koruyacak ve gözetleyecek bir melek görevlendirmiştir. Melek o adama nereye gidiyorsun? diye sorduğunda, Adam, ilerideki köyde Allah için bir kardeşini ziyaret etmeye gittiğini haber vermiştir. Melek ona, gittiğin kişi senin kölen yada oğlun veyahut da nafakalarını üstlendiğin ve senin şefkatine ihtiyacı olan ya da maslahatın olan kimseler mi? diye sorduğunda, Adam: Yok, ben onu sırf Allah rızası için severim, onu ziyaret etmekle ancak Allah'ın rızasını umarım, demiştir. Bunun üzerine melek: "Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim," demiştir.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi: Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hanımları onun yanında otururlarken Fâtıma tıpkı Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi yürüyerek çıkageldi. Rasûllullah onu görünce sevindi ve “merhaba kızım” diyerek sağ veya sol yanına oturttu. Sonra Fâtıma’nın kulağına bir şeyler fısıldadı. Fâtıma yüksek sesle ağlamaya başladı. Onun aşırı üzüntüsünü görünce kulağına bir şey daha fısıldadı. Bu defa Fâtıma güldü. Fâtıma’ya: Hanımları yanındayken Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sadece sana bir sır verdi; sen de ağladın, dedim ve Rasûlullah kalkıp gidince, ona: “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sana ne söyledi?” diye sordum. Fâtıma: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sırrını kimseye söyleyemem, dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- vefat edince de: Senin üzerindeki analık hakkıma dayanarak Rasûlullah’ın sana verdiği sırrı bana söylemeni istiyorum, dedim. Fâtıma: Şimdi olabilir, dedi ve şunları söyledi: Resûlullah kulağıma ilk defa bir şey söylediğinde, Cebrâil’in nâzil olan Kur’an âyetlerini baştan sona okumak üzere her yıl bir -veya iki- defa geldiğini, fakat bu yıl aynı maksatla iki defa geldiğini söyledi ve “Ecelimin yaklaştığını anlıyorum; Allah’a karşı saygıda kusur etme ve sabırlı ol! Benim senden önce gitmem ne iyi!” buyurdu. Bunun üzerine gördüğün gibi çok ağladım. Benim çok üzüldüğümü görünce, kulağıma tekrar bir şeyler fısıldayarak: “Fâtıma! Mü’min hanımların -veya bu ümmetin kadınlarının- hanımefendisi olmak istemez misin?” buyurdu. O zaman da gördüğün gibi güldüm.
Muttefekun AleyhÂişe radıyallahu anha- Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hanımları yanında otururlarken Fâtıma -radıyallahu anha-'nın babasını vefat ettiği hastalığında ziyaret etmek için geldiğini haber vermiştir. Tıpkı Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi yürüyerek geldiğini söylemiştir. Rasûllullah -sallallahu aleyhi ve sellem- genellikle kızı Fâtıma -radıyallahu anha- yanına geldiğinde onu ayakta karşılar, öper ve meclisine oturturdu. Bu seferde onu karşılamış ve yanına oturtmuştur. Sonra Âişe -radıyallahu anha- Fâtıma -radıyalahu anha-'nın kulağına bir şeyler fısıldadığını bundan dolayı Fâtıma'nın yüksek sesle ağlamaya başladığını haber vermiştir. Onun aşırı üzüntüsünü görünce kulağına bir şey daha fısıldamıştır. Bu defa Fâtıma gülmüştür. Âişe -radıyallahu anha- Fâtıma’ya Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hanımlarına söylemeyip sadece ona söylediği ve ağlamasına sebebiyet veren sırrın ne olduğunu sormuştur. Bunun üzerine Fâtıma şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sırrını kimseye söyleyemem. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- vefat edince Âişe -radıyallahu anha- yemin ederek Fâtıma -radıyallahu anha-'ya Rasûlullah’ın söylediği sırrı kendisine söylemesini istemiştir. Fâtıma: Şimdi sorduğuna cevap verebilirim, diyerek şunları söylemiştir: Rasûlullah kulağıma ilk defa bir şey söylediğinde beni ağlatan, Cebrâil’in nâzil olan Kur’an âyetlerini baştan sona okumak üzere her yıl bir -veya iki- defa geldiğini, fakat bu yıl aynı maksatla iki defa geldiğini söyledi ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ecelinin yaklaştığını anladı. Şüphesiz ki bu hayatının son bulacağının uyarısıydı. Bana takvalı ve sabırlı olmamı emretti. Bana en şerefli öncü olması ayrılığa katlanmamı sağlamıştır. Benim senden önce gitmem ne iyi!” buyurdu. Bunun üzerine beni gördüğü gibi çok ağladım. Benim çok üzüldüğümü görünce, kulağıma Mü’min hanımların -veya bu ümmetin kadınlarının- hanımefendisi olacağım müjdesini fısıldadı. O zaman da beni gördüğün gibi güldüm. Bu hadiste gülmesinin sebebi cennet kadınlarının hanımefendisi olacağı şeklinde beyan edilmiştir. Ancak ikinci kez kulağına fısıldayıp onu güldüren şeyin ne olduğu hususunda rivayetler farklılık göstermektedir. Bu konu hakkındaki görüşler şöyledir: 1- Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- Fâtıma'ya kendisine ailesinden ilk olarak ulaşacak kimsenin o olduğunu haber vermiştir. 2- Cennet kadınlarının hanımefendisi olacağını haber vermiştir. Ona ailesinden ilk ulaşacak kimsenin kendisi olacağı görüşü ile birlikte bu görüşün birlikte düşünülmesi racih olandır. 3- Nebî -sallallahu alehi ve sellem- Fatıma'ya Cebrail'in kendisine müslüman kadınların arasında senden daha büyük bir nesebe sahip başka kadın olmadığı haberini verdiğini söylemiştir. Sabır olarak onların en düşüğü olma demiştir. Âişe radıyallahu anha-'nın Fâtıma -radıyallahu anha-'ya sır olarak söylediği şeyin ne olduğunu bir an önce sorması ilme olan hırsını gösterir. Rasûlullah'ın kızı Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- verdiği sırrı işfa edemem demiştir. Hadisin şahit kısmı budur. Rasûlullah'ın vefatıyla mahzur ortadan kalkınca sırların ne olduğunu ona haber vermiştir. Hadiste -sallallahu aleyhi ve sellem-'in vuku bulacağı şeyin haber verdiği gibi vuku bulduğu faidesi vardır. İttifak edildiği gibi Fâtıma -aleyhasselam- Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in vefatından sonra hanımlarından -radıyallahu anhunne-'den önce ailesinden ilk vefat eden kimsedir.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Bir iki hurma veya bir iki lokmayla savuşturulan kimse yoksul değildir. Asıl yoksul, muhtaç olduğu halde dilenmeyen kimsedir.»
Muttefekun AleyhBu hadis, hakiki manada yoksulun kim olduğunu açıklamaktadır. Yoksulların övüleni; sadakaya en çok ihtiyacı olup onu en çok hak eden iffetli fakirdir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- insanların etrafında dolanıp dilenen kimseyi yoksul kapsamından çıkarmıştır. Çünkü yeterli olacak şey ona gelmektedir. Zekât bile gelip onun ihtiyacını giderebilir. Ancak insanlardan dilenmeyen ve kendisine bir şey verilmeyen kimsenin ihtiyacı devam etmektedir. Ona verilmesi gerekir.
Âişe -radıyallahu anhâ-’dan rivâyet edildiğine göre, kendisi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e tâun (vebâ) hastalığını sormuş, O da şöyle buyurmuştur: «Tâun (Veba) hastalığı, Allah Teâlâ’nın dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptır. Allah onu mü’minler için rahmet kıldı. Bu sebeple tâuna yakalanmış bir kul, başına gelene sabrederek ve ecrini Allah’tan bekleyerek bulunduğu yerde ikâmete devam eder ve başına, ancak Allah ne takdir etmişse onun geleceğini bilirse, kendisine şehit sevabı gibi sevap verilir.»
Buhârî rivayet etmiştirÂişe -radıyallahu anha-'nın rivayet ettiği bu hadiste, kendisi Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e tâun (vebâ) hastalığını sormuş, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, tâun hastalığının, Allah Teâlâ’nın dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azap olduğunu haber vermiştir. İster bu tâun hastalığı belirli olsun, isterse de kolera veya başka bir çeşidi gibi genel bir veba olsun fark etmez. Bu tâun hastalığı, Allah -Azze ve Celle-'nin gönderdiği bir azaptır. Ancak müminin yaşadığı yere isabet ettiğinde ecrini Allah'tan bekleyerek sabreder, başına ancak Allah ne takdir etmişse onun geleceğini bilirse, Allah Teâlâ ona, şehit sevabı verir. Abdurrahman b. Avf -radıyallahu anh-'dan rivayet edilen sahih bir hadiste, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Bir yerde veba çıktığını duyarsanız oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba çıkmışsa oradan kaçarak ayrılmayınız.» Eğer bir beldede tâun (veba) varsa oraya girmeyiz. Çünkü oraya girmek nefsi tehlikeye atmaktır. Eğer bulunduğunuz yerde çıkarsa o hastalıktan kaçmak için beldemizi terk etmeyiz. Şüphesiz ki, sen Allah'ın kaderinden kaçsan da bir beldeye indiğinde, bu kaçış seni Allah'ın kaderinden hiç bir şekilde kurtaramaz. Çünkü Allah'ın kaza ve kaderinden ancak Allah'a kaçış vardır. Ancak tâun hastalığına sabredip ecrini bekleyen kişi şehitlik derecesine nail olmakla mutlu olur. Kişinin beldesine tâun isabet ettiğinde, insanın hayatı kendisi için değerli olduğundan tâundan korkup kaçmak ister. Ancak sabreder, orada kalır ve ecrini Allah'tan beklerse, başına ancak Allah ne takdir etmişse onun geleceğini bilirse ve bu hastalıktan ölürse, ona şehit sevabı yazılır. Bu, Allah -Azze ve Celle-'nin nimetindendir.